Suyu Arayan Adam

Şevket Süreyya Aydemir'in otobiyografi türündeki eseridir.
Eser, 1897'de Edirne'de topraksız bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazarın kendi yolunu/suyu ararken yaşadıklarının hikâyesidir.
Aydemir; eserinde hayatının Osmanlıcı, Turancı, Komünist,  Kemalist evrelerini ve bu görüşlere neden bağlandığını anlatmıştır.
Yazarın Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde askerlere ders verirken yaşadıkları ise eserin en dikkat çekici bölümlerinden biridir. 
Şevket Süreyya Aydemir, o yıllarda Turancılık akımının ateşli bir taraftarıdır. Bir ağabeyi de Sarıkamış'ta şehit düşmüştür. Buna rağmen -Muallim Mektebinde okuduğu sırada- Kafkas Cephesi'ne katılmak için gönüllü olur.
Hem bölük komutan vekili hem de öğretmen vasfıyla bölüğündeki askerlerle sık sık bir araya gelip dersler yapar.
Ancak daha ilk derste, acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalır: Anadolu'nun çeşitli köylerinden gelen bu gençler, cahil olmalarının yanı sıra kimlik bilincinden de yoksundur!

Sayfa 102, 103, 104
Peygamberimiz Enver Paşadır!

"İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse yoktu.
Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:
— Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?
Hep birden "Elhamdülillah Müslümanız" diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı azam dinindeniz" dedi. Kimisi "Hazret-i Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada "İslam'ız" diyenler de çıktı ama  
"Peygamberimiz kimdir?" deyince onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi: "Peygamberimiz Enver Paşadır!" dedi.
İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da: "Peygamberimiz sağ mı, ölü mü?" deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu. Peygamberimiz sağdır diyenlere: "O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur?" diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de: "Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?" denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. 
Sonra: "Köyünde cami olanlar ayağa kalksın!" dedim. Gerçi köylerinde cami olan birkaç kişi kalktı. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur'an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu. İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. 
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
Biz hangi milletteniz deyince her kafadan bir ses çıktı. Biz Türk değil miyiz, deyince de hemen "Estağfurullah!" diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk'tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu "Biz Türk değil miyiz?" diye sorunca "estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri Kızılbaş oldukları hâlde böyle görünüyorlardı. 
Anadolu'da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleriydiler. Demek ki korku hâlâ yaşıyordu. Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı."

İlgili Sayfalar


👉 Toprak Uyanırsa

Yararlanılan Kaynaklar

Suyu Arayan Adam, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi
Tarih İle Edebiyat Arasında: Şevket Süreyya Aydemir’in Kitaplarında Bütünlük Otobiyografi-Otobiyografik Roman-Biyografiler Uğurcan, Sema

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Desteğiniz bizim için önemli. Daha iyi içerikler üretebilmemiz için hem "Takip Et" butonuna tıklayarak hem de yorumlarınızla bize destek olabilirsiniz. Ayrıca sayfaya daha rahat ulaşmak için sayfamızı sık kullanılanlar klasörüne eklemeyi unutmayınız.