Sözlükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sözlükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Divan Edebiyatı Sözlüğü

alegori: Bir sanat eserindeki ögelerin gerçek hayattan bir şeyleri temsil etmesi durumu. Bu tür eserlere alegorik eser denir.
aliterasyon: Ünsüz tekrarı. Şiir ve nesirde uyum sağlamak için söz başlarında ve ortalarında aynı ünsüzün veya aynı hecelerin tekrarlanması.
Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü

  • aba: Yünden yapılmış kaba kumaş, derviş hırkası. Dayanıklı olmasından dolayı dervişlerin sürekli giydiği, yakasız ve kolsuz, ayaklara kadar uzanan giysi. Dervişler Allah âşığı oldukları için dilimizde "abası yanık, abayı yakmak" gibi deyimlerde mecazi olarak kullanılır.
Kimi sofi kimi hacı
Cümlemiz Hakk'a duacı
Resul-i Ekrem'in tacı
Aba, hırka, şal bizdedir (Kul Hasan)
  • abdal: Eskiden diyar diyar gezerek tarikatını yaymaya çalışan dervişlere verilen addır. Kelime, evliya ya da derviş yerine de kullanılmıştır. "Abdala malum olur" gibi deyimlerde de geçen sözcük zamanla "bön, ahmak" anlamlarına gelecek şekilde hoyrat kullanılmıştır.
Her matem ayında kanlar saçarlar
Uyandırıp Hak çerağın yakarlar
Demine hu deyip gülbang çekerler
Nurlar gelir şahım Abdal Musa’ya (Kaygusuz Abdal)
  • cam: Farsça. Kadeh, manasındadır. Tasavvufta, Allah dostunun kalbi için kullanılır. 
  • can: Farsça. Gönül, ruh gibi manalara gelir. Dervişler için kullanılan bir Mevlevî terimidir. Kabul olunmak üzere gelen yeni dervişlere, Mevleviler can derler. 
  • cemâl: Arapça. Güzel, güzellik, iç ve dış güzelliği ifade eder. Allah, cemali yüce olandır. Tasavvufta Allah'ın tecellisi yerine kullanılır. 
  • dar: Arapça ev, Farsça "idam sehpası" manasındadır. Tasavvufta Bektaşilik tabirleri arasında Farsça anlamıyla çok geçer. Tarikata yeni giren kişinin, can feda etmek üzere söz verdiği yerin adıdır. Meydanın tam orta yerine dar denir. 
  • dede: Türkçe bir kelime olup Mevlevîlik ile Alevi-Bektaşi geleneğinde bir mertebedir. Mevlevilikte tarikata yeni giren kişi, derviş olmaya karar verip çilesini tamamladıktan sonra, kendisine bir hücre verilir ve dede diye anılır. Dedelik, Alevîlerde, soydan gelenlere mahsustur. Yani, Hz. Peygamber'in soyundan gelmesi ve mürşit olması gerekir. 
  • dem: Farsça, soluk veya zaman manasınadır. Tasavvufta, sûfinin geçmiş ve gelecek endişesinden kurtularak içinde bulunduğu ânı yaşaması esastır. 
  • derviş: Farsça. Bir tarikata bağlı kimse. Allah yolunda dünyadan yüz çeviren ve fakirliği kabul eden kişi. 
  • destur: Farsça izin anlamına bir kelime. Bir yere girilirken, izin istemek üzere kullanılan bir ifade. Halk arasında "savulun, yol verin" anlamında da kullanılırdı. Bektaşîlerde nefes okuyacak can önce "destur" der, şeyhin "eyvallah" demesini beklerdi. Baba "eyvallah" demedikçe okuyamazdı. 
  • dil: Farsça, gönül. Bu terim tasavvufta, sırlar hazinesi, Allah'ın baktığı yer ve ilâhî olgunluğun ve güzelliğin en güzel tecelli ettiği yer demektir. 
  • direk: Mevlevî tabiridir. Sol ayağa direk denir. Derviş semada dönerken sol ayağı sabit, sağ ayak da onun etrafında tur atar. Sağ ayak, sol ayağı döndürdüğü için "çark" olarak anılır. 
  • don: Kılık, kıyafet, şekil anlamında Türkçe bir kelime. Zaman içerisinde anlam daralmasına uğramıştır. Donanma, donatmak gibi sözlerin kökü budur. Bir erenin başka bir şekle girmesi, mesela güvercin gibi görünmesi "güvercin donuna girdi, güvercin donunda göründü" diye ifade edilir. 
  • dost: Farsça bir kelime olup, Türkçede de aynı anlamda kullanılır. Tasavvufta ilâhî sevgi demektir. Aynı yolda olan kişilere, sufiler Allah dostu der. Ancak gerçek dost, Allah'tır. 
  • edeb-erkân: Direkler manasına gelen "erkân" sözü de, tasavvuf okulunun usulü ile ilgili bir terimdir. Manevî eğitim gören kişinin, her yerde ve her an, daima kendisini gören, her hareketini bilen Allah'ı düşünerek ve buna bağlı olarak ağzından çıkan sözlere, yaptığı hareketlere dikkat ederek edep üzere bulunmasıdır. 
  • edeb ya Hû: "Hû", Allah adı yerine kullanılan bir zamirdir. Tasavvuf anlayışı edep ile yaşamaya önem veren bir anlayıştır. Mutasavvıflar, yaratılan her şeyi Yaradan'dan kopmuş bir nur parçası olarak gördükleri için sadece insanlara değil her türlü canlı ve cansıza edep ile yaklaşırlar. Bu nedenledir ki tekkelerde göze ilişecek her yerde, "Edeb yâ Hû" levhaları asılmaktaydı. 
  • el almak, el vermek: Bu sözle derviş olmak, bir tasavvuf okuluna kaydolmak kastedilir. 
  • ene'l hak: "Ben Hakk'ım" anlamında bir ifade olup Hallâc-ı Mansur tarafından söylenmiştir. Bu söz ile Mansur aslında kendisini Yaradan'dan bir parça olarak görmüştür. Nitekim tasavvufta Allah'tan başka gerçek hiçbir varlık yoktur.
  • fena: Arapça, fâni olmak, yok olmak manasına gelir. Nesnelerin, sufînin gözünden silinmesine fena denir. Zıddı bekâ'dır. 
  • fenafillah: Tasavvufun temel düşüncelerinden biridir. Arapça, Allah'ta fani olmak demektir. Kulun zât ve sıfatının, Allah'ın zât ve sıfatında yok olmasıdır. Kişinin dünya ile ilgisini tam anlamıyla ortadan kaldırarak Allah'a yönelmesi demektir. Sûfi bu makama ulaşmak için her şeyi terk eder. Tıpkı bir ölünün dünyayı terk edişi gibi. İşte buna "ölmeden önce ölmek" denir.
  • fütüvvetnâme: Eski Türk-İslam kültüründe Ahilik ve esnaf teşkilatlarının ahlak kurallarını, uymaları gereken usul ve kaideleri konu edinen eserlerin genel adı.
  • gayb: Arapçada göz önünde olmayan, bilinmeyen, gizli olan anlamına gelir. Hakk'ın insandan gizlediği her şeydir. 
  • hak: Arapça gerçek anlamına gelir. Allah'ın güzel isimlerindendir. 
  • hâk: Farsça olan bu kelime, toprak manasına gelir. Sûfî toprağa benzetilmiştir. Ona her kötü ve çirkin şey atılır, ondan ise sadece gül ve çiçek biter. Bu, alçak gönüllülük ve kalb-i selimi ifade eder. Benliğin bulunmaması durumu, tevazu, toprak gibi olmak, hep olgunluğun tanımını verir. 
  • halvet: Arapça, yalnız kalıp tenha bir köşeye çekilmek demektir. Tasavvufta şeyhin bazı özel zikirlerle nefsini yenmesi için müridini karanlık, dış dünyadan soyutlanmış bir yere, belirli bir süre için koyması. 
  • hikmet: İnsanlarca anlaşılamayan ilahi neden, bilgelik, sağduyu, felsefe, veciz söz anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. 
  • himmet: Manevi yardım. Tasavvufta gönlü toplayıp bir amaç için yönlendirmektir. 
  • insan-ı kâmil: Arapça olgun insan demektir. İnsan-ı kâmil; rehber, delil, kılavuz ve yol gösteren anlamına gelmektedir. Ayrıca şeyh, mürşîd-i kâmil, pîr, eren ve veli kelimeleriyle eş anlamlıdır. İnsan‑ı kâmil, fenafillah mertebesine eren insana denir. 
  • irfan: Arapça, bilmek demektir. Sezgi tecrübe ve manevî yolla elde edilen bilgi. 
  • irşat: Arapça, rehberlik etme anlamındadır. Manen aydınlatma, gafletten uyandırma. Hak yolu gösteren kişiye, mürşit denir. 
  • Kâbe: Maddi anlamı dışında tasavvufta, Allah tarafından bina edilen insan gönlü, kalp. 
  • kendini bilmek: Kendini bilen Rabb'ini bilir, ilkesi tasavvufun ana kurallarından biridir. Bu durum iki şekilde açıklanır: Kulun kendindeki acizliğin farkına vararak Allah'ın her türlü noksan ve kusurdan arınmış olduğunu bilmesi ya da Allah'ın kulunu yarattığı zaman, ona kendi ruhundan üfürmesiyle insanda var olan ilahi ruhu keşfedip tanıyabilmesidir.
  • levh-i kalem: Kader, alın yazısı ve yaratılışın başlangıcı anlamlarında mecazi olarak kullanılan kavram.
  • masiva: Dünya, kainat, âlem. Tasavvufta Allah'tan başka her şey. Masiva'dan geçmek kendini Allah'a vermektir. 
  • maşûk: Edebiyatta seven âşık; sevilen ise maşuktur. Tasavvufta ise maşuk, Allah'tır.
  • menkıbe: Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye.
  • menakıpname: Menkıbeleri içeren dini-tasavvufi eser.
  • meyhane: Farsça bir sözcük olan mey, şarap anlamına gelir ki meyhane de içki içilen yer demektir. Tasavvufta şarap ilahî aşk anlamıyla kullanıldığı gibi meyhane de ilahî aşkla dolmuş bir gönlü ya da tekke (dergâh) anlamlarıyla kullanılır. 
  • mutasavvıf: Tasavvuf ehli olan, bu yolda mertebe katetmiş kişidir. 
  • münâcât: Arapça, fısıldamak, Allah'a yakarma. Edebiyatta konusu Allah'a yakarma olan şiir. Düz yazı şeklinde olanlarına tazarrunâme denir. 
  • mürit: Bir şeyhe -mürşide- bağlı olan kişi. Mürid kendi iradesinden sıyrılıp Allah'ın mutlak iradesine boyun eğmiştir. 
  • mürşit: Arapça, doğru yolu gösteren, uyaran, irşad eden demektir. Tasavvufî terim olarak, tarikat lideri, şeyh anlamına gelir. 
  • naat (na't): Hz. Peygamber'i övmek için yazılan şiirlerdir.
  • nutuk: Arapça, konuşmak demektir. Tarikata yeni giren dervişlere yol göstermek ve tarikat adabını öğretmek için söylenen şiirdir. Tekke edebiyatı ürünlerinden olup daha çok Bektaşilerde görülür. 
  • pend: Farsça, öğüt, nasihat anlamında bir kelime. İslam coğrafyasında "Pendnâme" adıyla eserler verilmiştir. Bu eserlerde İslami temellere dayalı ahlâkî davranış kurallarını gelecek nesillere aktarmak kaygısı da güdülmüştür. İranlı şair ve mutasavvıf Ferîdüddîn Attar'ın Pendnâme’si bu konudaki önemli eserlerdendir. 
  • pîr: Farsça, ihtiyar, tarikatın ilk kurucusu. Arapçası şeyh'tir. Esnaf teşkilatında her sanat dalı kendisine bir pîr kabul ederdi. Yeniçeri Ocağının pirinin Hacı Bektaş Veli olması gibi. 
Bugün ben pirime vardım
Pirin cemali güldür gül
Oturmuş tahtı mekana
Taht-ı revanı güldür gül
  • post: Farsça, hayvan derisi demektir. Şeyhlik makamına post denirdi. 
  • rint: Edebiyatta kaba sofu anlamında kullanılan zahidin karşıtı olarak ele alınır. Rint, dünya işlerini hoş gören kişidir. Kendisi hakkında söylenenlere aldırmadan, gönlünce hareket eden keyfince davranan içi irfanla dolduğu halde halktan biri gibi sade yaşayan hâkim bilge kişi. Gönül eri.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.
  • saki: İçki meclisinde kadehlerle içki dağıtan kişiye saki denir. Tasavvufta ilahî aşkı dağıtan, sunan mürşit anlamıyla kullanılmıştır. 
  • sema: Mevlevi ayinlerinde, dinlenen ilahinin etkisiyle coşup dönme. 
  • semazen: Farsça, sema vuran, yani sema eden, demektir. 
  • şarap: İlahî aşk. 
Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem
Bana seni gerek seni 
  • şathiye: Anlamı kapalı, açıklamaya muhtaç şiir demektir. İlk okunduğunda saçma görülen, fakat tahlil edildiği zaman anlamlı olduğu anlaşılan manzumelerdir.
  • tarikat: Allah'a ulaşmak için tutulan tasavvuf yolu. Sufilere göre dinin dış yüzü olan şeriattan dinin içi yüzü olan hakikate ulaşmak için manevi bir yol vardır. Bir mürşide tabi olan yolcu, onun rehberliğinde hakikate erişir. 
  • tasavvuf: İnsanın evrende var olma nedenini bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan düşünce sistemi. Tasavvufun temeli vahdet-i vücut esasına dayanır. Bu esasa göre evrendeki tek varlık Allah'tır. Yaratılan her şey onun yansımasıdır ve geçici olarak bedenleşmiştir. İşte tasavvuf, insanın nefsini yok ederek Allah'a ulaşma çabasıdır. 
  • tecelli: Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde görünür olması. 
Aşkın âşıklar öldürür
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni
  • tekke (dergâh): Tarikat mensuplarının ibadet ve törenlerini yaptıkları yer. Tasavvuf okulu. 
  • tevekkül: Arapça, vekil edinme, güvenme anlamında bir kelime. Gerekli tüm çabayı sarf ederek, her türlü, tedbiri aldıktan sonra, işi tam bir inançla Allah'a havale etme durumu. 
  • vahdet-i vücut: Arapça, varlığın birliği demektir. Allah'tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna sahip olmak, bilmek. Bu esasa göre yaratılan her şey onun yansımasıdır ve geçici olarak bedenleşmiştir.
  • velayet: Velîlik, ermişlik, velî olma hali.
  • velayetname: Velîlerin, erenlerin yaşamlarını ve çevresinde oluşan söylenceleri anlatan kitap.
  • vücutname: Tasavvuf anlayışına göre yaratılış sürecini anlatan eser.
  • zahit: Kaba sofu. Bunlar dinî konularda anlayışı kıt, her işin ancak dış kabuğunda kalabilen, derinlere inmesini beceremeyen kişi olarak ele alınır. 
  • zaviye: Arapça, açı, köşe, evin küçük bir köşesi veya odası gibi manaları ihtiva eden bir kelime. Tekkenin küçüğüne verilen isim. Zaviyeler genel olarak, şehir ve kazaların kenarlarında, uzakça yerlerde kurulurdu.
İlgili Sayfa 

Tiyatro Terimleri

Adaptasyon: Yabancı bir eseri yer adları, deyimleri, gelenek ve görenekleriyle yerli hayata uyarlama.
Aksesuar: Tiyatro sahnesinde kullanılan eşya
Aksiyon: Genel anlamıyla hareket. Roman, hikaye, tiyatro vb. türlerde konuyu genişleten asıl olaylar.
Aktör: Erkek tiyatro sanatçısı
Aktris: Kadın tiyatro sanatçısı
Akustik: Tiyatro, konser salonu ve benzeri yerlerin sesleri bozmadan yansıtabilme özelliği.
Anahtar vermek: Geleneksel Türk tiyatrosunda oyundaki tiplerden birinin diğerine nükte yapabileceği bir söz söylemesi. Orta oyununda Pişekâr'ın, gölge oyununda ise Hacivat'ın yaptığı eylem.
Antik Tiyatro: Eski Yunan tiyatrosu
Antrakt: Tiyatro oyunun oynanışı esnasında sahnenin düzenlenmesi, oyuncuların diğer perde için hazırlanması ve seyircilerin dinlenebilmesi amacıyla verilen kısa ara.
Arya: Operada ya da oratoryoda solistin orkestra eşliğinde söylediği ve genellikle kendi içinde bütünlüğü olan şarkı.
Bale: Klasik Batı müziği eşliğinde, dekor ve sahne giysileriyle sunulan bir dans türü.
Benzetmeci Tiyatro: Yanılsamacı tiyatro. Sahneden yaşananları bir oyun değil hayattan bir kesitmiş gibi veren tiyatro anlayışı. (bk. yanılsama)
Çadır tiyatrosu: Oyunlarını büyük bir çadır içinde yapan gezici tiyatro topluluğu.
Dekor: Tiyatro eserine göre sahneyi düzenlemek için kullanılan nesnelerin genel adı.
Devlet Tiyatrosu: Devletten ödenek alan, kültür ve sanat alanında kamu hizmeti ile sorumlu tiyatro.
Diksiyon: Seslerin, sözcüklerin, vurguların, anlam ve coşku duraklarının hakkını vererek söyleme biçimi.
Dram: Hayatın hem acıklı hem gülünç yanlarının bir arada verildiği oyun. Modern tiyatro
Dramaturg: Tiyatroda, repertuvar politikasını saptamaya yardımcı olan kişidir. Oyun metinlerini okur gerekirse çevirisini yapar, analizler yapıp raporlar hazırlar.
Entrik unsur: Tiyatro, roman ve öyküde olayların merak uyandıracak biçimde birbirine karıştırılması, entrika.
Entrika: Roman, hikaye ve tiyatro türlerinde olayların merak uyandıracak şekilde birbirine dolanması.
Epik tiyatro: Benzetmeci tiyatroya karşıt olarak Bertolt Brecht tarafından ortaya konulan tiyatro türü.Epik tiyatronun amacı, sahne ile seyirci arasındaki duvarı yıkarak seyircinin düşünce üretmesini, bilinçlenmesini sağlamaktır. Benzetmeci tiyatroda seyircinin sahnedeki oyunu, oyun değil de gerçekmiş gibi seyretmesi bir yanılsama oluşturmaktadır ki epik tiyatro bu yanılsamayı kırmak ister.
Epilog (sondeyiş): Oyun bittikten sonra, oyunculardan birinin oyunu bağlamak amacıyla seyirciye dönüp yaptığı konuşma.
Epizot: Yunan trajedisinin ögelerini oluşturan diyaloglu bölümlerin her biri, iki şarkı arasındaki kısım, modern tiyatroda perde.
Fars: Komedinin, sanat yönü az, kaba türü. G
ülünç olanı kusur ve zaaflardan değil, eylem ve durumlarından çıkaran, kalıplaşmış tipler aracılığıyla kalıplaşmış durumları, kavga ve gürültü sahneleriyle ve dil oyunları ile veren bir alt türdür.
Fasıl: Orta oyunu ve Karagöz’de giriş ve muhavere kısmından sonra gelen, birçok tipin yer aldığı ve asıl konunun geçtiği bölüm.

Feeri: Halk efsaneleri ile peri masallarından sahneye uyarlanan, abartılı, cinli, perili oyun.
Fuaye: Oyun başlamadan önce ya da antrakt sırasında seyirci için ayrılmış bekleme salonu.
Göstermeci tiyatro: Tiyatronun iki temel türünden biri. Benzetmeci tiyatronun karşıtı olan bu tiyatro anlayışında sahnede gösterilenlere aldanmamak gerektiği, bunun bir oyundan ibaret olduğu vurgulanır. Göstermeci tiyatro, epik tiyatronun da temelini oluşturur. Geleneksel Türk tiyatrosundaki orta oyunu göstermeci tiyatronun tipik bir örneğidir.
Göstermelik: Karagöz oyununda oyun başlamadan önce perdeye yansıtılan “çiçek dolu saksı”, “hayat ağacı”, “fıskiyeli havuz”, “ağaç”, “kalyon” ya da “zümrüdüanka” şeklinde yapılmış ve sabit olarak duran bir tasvirdir. Göstermelik, kamıştan yapılan bir düdük olan narekenin öttürülmesiyle perdeden kaldırılır ki bu hareket oyunun başlamak üzere olduğunu işaret eder.

Hacivat: Gölge oyununun iki eksen tipinden biri. Hacivat; az buçuk okumuş, yarı aydın bir tiptir. Hacivat, tasvirinde yeşil renk hakimdir. Oyunda perdeye ilk çıkan ilk tip Hacivat'tır. Perdeye gelerek perde gazelini okur ve Karagöz'ü perdeye çağırır. Hacivat'ın yer yer kullandığı Osmanlıca sözcükleri Karagöz anlamakta zorluk çeker.
Işkırlak: Karagöz'ün başlığı.
İç Monolog: Bir oyuncunun ruh durumunu ya da düşündüklerini sahnede seyirciye iletmesi.
Jest: Sanatçının el, kol, ayak ve benzeri beden hareketleri.
Kabare: Daha çok güncel konuları taşlayıcı biçimde ele alan, skeçlerden oluşan şarkılı tiyatro.
Kanava: Özellikle tuluat tiyatrosunda oyuncuların sadık kaldığı, olay örgüsünün ana hatlarını belirleyen yazılı özet ya da taslak.
Kanto: 
1. Tuluat tiyatrosunda asıl oyundan önce genelde gayrimüslim aktrislerin şarkı söyleyip dans ederek icra ettikleri sanat. 2. Bu gösteri sırasında söylenen şarkı.

Karagöz: Gölge oyununun iki eksen tipinden biri. Karagöz; hiç okumamış ama zeki bir halk adamıdır. O, oyunun asıl güldürücü unsurudur. Bu nedenle oyun Karagöz oyunu diye de anılır. Karagöz tasvirinde kırmızı renk hakimdir. Karagöz tasviri diğer tiplerden farklı olarak iki sopayla oynatılır. Tek tarafından tutturulan ve Işkırlak denilen şapkası Karagöz düştüğünde arkaya doğru açılır.
Karakter: Tipten farklı olarak çok boyutlu ve kendine özeldir. Ne zaman, nerede, nasıl bir tepki vereceği kestirilemez. Dramatik aksiyonu bizzat oluşturur. Dramatik aksiyon ve çatışmalardan etkilenir.
Kavuklu: Orta oyunda iki eksen tipten biri. Gölge oyunundaki Karagöz'ün vücut bulmuş halidir. Dışa dönük, özü sözü bir, dobra, sağ duyusu olan okumamış halk tipidir. Karagöz gibi Kavuklu da oyunun asıl güldürücü unsurudur.
Koro: Eski Yunan tiyatrosunda bir grup erkek ve kadından kurulu şarkıcılar topluluğu. Oynanan eserin konusuna da katılırlar ve eserdeki olaya karşı, toplumun duygu ve düşüncelerini temsil ederlerdi.
Kostüm: Sanatçıların rollerine uygun olarak giydikleri kıyafet.
Kulis: Tiyatro sahnesinin arkasında bulunan kısım, sahne arkası.

Libretto: Opera, operet, oratoryo gibi türlerin metinlerine verilen isim.
Mimik: Bir duygu veya düşüncenin kaş. göz, ağız, yüz hareketleriyle anlatılması.
Mizansen: Bir tiyatro yapıtını sahnede oynanabilecek duruma getirme, sahne düzeni.

Monodram: Tek kişilik oyun
Monolog: Oyunda tek kişinin kendi kendine konuşması, dışa verilen iç ses.
Opera: Bütün sözleri bestelenmiş olup orkestra eşliğinde söylenen oyundur.
Operet: Konuşmalı ve şarkılı bölümlerin birbirini izlediği hafif opera. Sözleri ve müziği çabuk kavranan bellekte kalabilen niteliktedir.
Müzikal: Bir öyküyü aktarmak için şarkılarla oluşturulmuş, diyaloğun sınırlı olduğu sahne, televizyon ya da film yapımı.
Orta oyunu: Yazılı metni olmayan, gülmeceye dayalı halk tiyatrosu.
Palanga: Orta oyunda oyunun oynandığı yuvarlak ya da oval alan.
Pandomim: Jest ve mimikler ile oynanan sözsüz oyun.
Perde: Oyunun bölümlerinden her biri
Pişekâr: Orta oyunda iki eksen tipten biri. Pişekâr oyun alanına ilk gelen kişidir. Oyunun anlatıcısı ve düzenleyicisidir. Kavuklu 'ya öğüt verip ne yapması gerektiğini söyleyen, bilgiçlik taslayan Pişekâr, gölge oyunundaki Hacivat'ın uzantısıdır.
Piyes: Tiyatro oyunu.
Reji: Sahneye koyma ve yönetme işi.
Rejisör: Yönetmen
Revü:1. Çeşitli dans ve oyunlardan oluşmuş, zengin görünümlü, eğlendirici sahne gösterisi. 2. Bu tür gösteriler yapan topluluk.
Repertuvar: 1.Bir sezon boyunca sahnelenecek eserlerin listesi. 2. Bir oyuncunun ezberlediği ve oynadığı rollerin listesi.
Replik: Oyuncuların sahnede birbirlerine söyledikleri sözlerden her biri.
Rol: Oyuncunun tiyatro metnindeki kişiyi canlandırma işi.
Sahne: 1.Oyunun oynandığı yer 2.Kişilerin girip çıkmasıyla oluşan perde bölümleri 3.Tiyatro eserinde bir perdelik bölümün dekor bakımından değişik olan küçük kısımları
Suflör: Kuliste durarak gerektiğinde oyunculara sözlerini fısıldayarak hatırlatan kişi. Sufle veren kişi.
Şakşak: Pişekâr'ın elinde bulunan hafif vurulduğunda şak diye ses çıkaran tahta maşa.
Tablo: Bazı oyun metinlerinde perdelerin küçük bölümlerine verilen isim.
Tip: Tek boyutludur. Nerede, ne zaman, nasıl bir tepki vereceği bellidir. Mutlaka bir toplumsal sınıfın veya meslek grubunun üyesidir. Dramatik aksiyondan ya da çatışmalardan etkilenmez. Değişim ve gelişim yaşamaz. Karagöz ve orta oyundaki kişilerin en büyük özelliği tip olmalarıdır.
Tirat: Oyuncunun uzun ve kesintisiz konuşması, kendi içine kapalı uzun replik.
Tragedya: Duyguları yaşatmak ve hissettirmek için acıma ve korku duyguları üzerine yazılmış klasik tiyatro türü.
Tuluat: Yazılı metne dayanmayan, doğaçlama. Tuluat tiyatrosu, geleneksel Türk tiyatrosunun türlerinden biri olan orta oyununun modern tiyatroya uyarlanmış halidir.
Tiyatro: 1. Hareket ve sözle bir öyküyü sahnede canlandırma sanatı. 2.Oyunların sahnelendiği yer, yapı, bina. 3. Yapıt, piyes, oyun.
Vodvil: Hareketli ve eğlenceli konulara dayanan hafif güldürü.
Yabancılaştırma: Epik tiyatronun temelini oluşturan yöntem. Oyundaki yanılsamayı kırmak ve seyircinin oyuncuyla ve oyunla, oyuncunun da rolüyle özdeşleşmesini önlemek için geliştirilen yöntemler bütünü. Oyuncuların aynı oyunda birden fazla rolde oynaması, seyircinin arasından konuşarak sahneye çıkması ya da seyirci ile konuşması vb.
Yanılsama: Benzetmeci tiyatro anlayışının temel aldığı yöntem. Seyircinin sahnedeki oyuna kendini kaptırarak gerçekmiş gibi seyretmesi, bir an için seyirci olduğunu unutup sahnedeki olayı yaşamasıdır.

Yenidünya: Orta oyununda evi simgeleyen iki ya da üç kanatlı paravan.

İlgili Sayfalar