10 Ocak 2020 Cuma

Seyfi Baba (Günümüz Türkçesi)

Geçen akşam eve geldim. Dediler: 
— Seyfi Baba 
Hastalanmış, yatıyormuş.
— Nesi varmış acaba? 
— Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
— Keşke ben evde olaydım... Üzüldüm, vah vah! 
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...
Gecikirsem, kalırım; beklemeyin... Çünkü yol 
Hem uzun, hem de bataktır... 
— Daha iyi, kalınız: 
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalnız. 
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde; 
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde. 
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
“Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak. 
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine. 
Boğuyordum ölmüşleri bütün aferine. 
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek! 
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim, 
Çifte sandal yüzüyorduk; o yüzer, ben yüzerim. 
Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse; 
Fenerim başladı etrafını tek tük hisse. 
Gerçi ben de yoruldum, o fakat pek yorgun... 
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun: 
Bazen olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara; 
Bazen olur, ölgün ışıkları düşer bir mezara; 
Bazen çatısı çökük bir evin altında koşar; 
Bazen (de) bir harap mabedin üstünden aşar; 

Bazen pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır; 
Sonra en korkulu şahıslara çekinmez, sataşır; 
Gecenin uzayıp giden örtüsünü çekmiş, çıplak
Sokulup bir saçağın altına sanki uyuyan 
Evsiz barksız binlerce yoksul insan; 
Sesi dinmiş yuvalar, toprağa serilmiş evler; 
Kocasından boşanan bir sürü çaresiz kadın; 
O kopan evlilik bağının, darmadağın yavruları; 
Karanlığın, yer yer, içinde kabaran çöplükler: 
Evi sırtında, sokaklarda gezen aileler! 
Gece yol kesen, sabah olmaz mı bakarsın, dilenci!
Serseri, derbeder, başıboş, haydut, kâtil... 
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil 
Bana göstermedi bir kere... Niçin? Belli değil! 
Ya o zavallı da yağmur suyunu içerek
Son nefesini vermez mi hemen “cız!” diyerek? 
O zaman duyma ve dokunma duyularının sürüklemesiyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele! 
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi... 
Ne yalan söyleyeyim kalbime korku geldi. 

Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tane fener 
Geçiyor... Sapmayarak doğru yürürlerse eğer, 
Giderim arkalarından... Yolu buldum zaten. 
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben! 
İşte karşımda bizim eski dostun yurdu. 
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu. 
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip 
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip 
Açıversem... İyi amma kapı zaten aralık...
Galiba bir çıkan olmuş... Neme lazım, artık, 
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri, 
Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim ileri. 
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak 
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak! 
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini, 
Aralarken kulağım duydu fakirin sesini:

— Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evladım!
Haklısın, bende kabahat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

Odanın loşluğu sıkıntı veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nur indi mumun kör gözüne!
O zaman yarı açılıp karanlığın perdesi, birdenbire,
Göründü bir çıplak yoksulluk sahnesi ki göze,
Şair olsam yine tasvir etmek bence imkansız:
O perişanlığı göz önüne getiremez çünkü hayal

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
— Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık şunu, bir...
— Sen otur, ben ararım...
— Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın yüzüne kan.

— Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
— Mehmet Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmayayım… Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez... Yalnızlık pek güç.
Bazı bir hafta geçer uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
— Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...
Alarak ben de geniş bir keçe mangal yanına,
Başladım uyku aramaya, fakat ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Ama önce şu fakir insanı memnun edeyim.
Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede;
Mührüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu sonsuz hasret:
Ya utanmaz bir adam olaydım ya da param olsa idi!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumlarınız bizim için önemli. Lütfen yorum yaparak daha iyi içerikler üretmemiz için bize destek olunuz.