4 Aralık 2018 Salı

Seyfi Baba

Geçen akşam eve geldim. Dediler: 
— Seyfi Baba 
Hastalanmış, yatıyormuş.
— Nesi varmış acaba? 
— Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
— Keşke ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah! 
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol! 
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol 
Hem uzun hem de bataktır... 
— Daha a’lâ, kalınız: 
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız. 
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde; 
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde. 
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
“Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak. 
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine. 
Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine. 
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek, 
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek! 
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim, 
Çifte sandal, yüzüyorduk; o yüzer, ben yüzerim. 
Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse; 
Fenerim başladı etrâfımı tek tük hisse. 
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun... 
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun: 
Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara; 
Kâh olur, mürde şuâ’âtı düşer bir mezara; 
Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar; 
Kâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar; 

Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır; 
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır; 
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan 
Hânüman yoksulu binlerce sefîlân-ı beşer; 
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler; 
Kocasından boşanan bir sürü bîçare karı; 
O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları; 
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler: 
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler! 
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil! 
Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil... 
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil 
Bana göstermedi bir kerre... Niçin? Belli değil! 
Ya o bîçâre de rahmet suyu nûş eyleyerek 
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cız!” diyerek? 
O zaman sâmi’anın , lâmisenin sevkiyle 
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele! 
Sopam artık bana hem göz hem ayak hem eldi... 
Ne yalan söyleyeyim kalbime haşyet geldi. 

Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener 
Geçiyor... Sapmayarak doğru yürürlerse eğer, 
Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten. 
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben! 
İşte karşımda bizim yâr-i kadîmin yurdu. 
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu. 
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip 
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip 
Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık... ,
Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık, 
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri, 
Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim ileri. 
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak 
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak! 
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini, 
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:

— Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i üryan-ı sefalet ki nigâh,
Şair olsam yine tasviri olur bence muhâl
O perişanlığı derpiş edemez çünkü hayâl

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
— Ihlamur verdi demin bizim komşu... Bulaydık şunu, bir...
— Sen otur, ben ararım...
— Olsa içerdik iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

— Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
— Mehmet Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmayayım… Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez... Yalnızlık pek güç.
Bazı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
— Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsam iyice.

İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...
Alarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakir âdemi memnun edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehâssür ebedî:
Ya hamiyetsiz olaydım ya param olsa idi!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumlarınız bizim için önemli. Lütfen yorum yaparak daha iyi içerikler üretmemiz için bize destek olunuz.