27 Mart 2017 Pazartesi

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü

  • abâ: Yünden yapılmış kaba kumaş, derviş hırkası. Dayanıklı olmasından dolayı dervişlerin sürekli giydiği, yakasız ve kolsuz, ayaklara kadar uzanan giysi. Dervişler Allah âşığı oldukları için dilimizde "abası yanık, abayı yakmak" gibi deyimlerde mecazi olarak kullanılır. 
  • abdal: Eskiden diyâr diyâr gezerek tarikatını yaymaya çalışan dervişlere verilen addır. Kelime, evliya ya da derviş yerine de kullanılmıştır. "Abdala malum olur" gibi deyimlerde de geçen sözcük zamanla "bön, ahmak" anlamlarına gelecek şekilde hoyrat kullanılmıştır. 
  • cam: Farsça. Kadeh, manasındadır. Tasavvufta, Allah dostunun kalbi için kullanılır. 
  • can: Farsça. Gönül, ruh gibi manalara gelir. Dervişler için kullanılan bir Mevlevî terimidir. Kabul olunmak üzere gelen yeni dervişlere, Mevleviler can derler. 
  • cemâl: Arapça. Güzel, güzellik, iç ve dış güzelliği ifâde eder. Allah, cemali yüce olandır. Tasavvufta Allah'ın tecellisi yerine kullanılır. 
  • dar: Arapça ev, Farsça "idam sehpası" manasındadır. Tasavvufta Bektaşîlik tabirleri arasında Farsça anlamıyla çok geçer. Tarikata yeni giren kişinin, can feda etmek üzere söz verdiği yerin adıdır. Meydanın tam orta yerine dar denir. 
  • dede: Türkçe bir kelime olup Mevlevîlik ile Alevi-Bektâşî geleneğinde bir mertebedir. Mevlevilikte tarikata yeni giren kişi, derviş olmaya karar verip çilesini tamamladıktan sonra, kendisine bir hücre verilir ve dede diye anılır. Dedelik, Alevîlerde, soydan gelenlere mahsustur. Yani, Hz. Peygamber'in soyundan gelmesi ve mürşid olması gerekir. 
  • dem: Farsça, soluk veya zaman manasınadır. Tasavvufta, sûfinin geçmiş ve gelecek endişesinden kurtularak içinde bulunduğu ânı yaşaması esastır. 
  • derviş: Farsça. Bir tarikata bağlı kimse. Allah yolunda dünyadan yüz çeviren ve fakirliği kabul eden kişi. 
  • destur: Farsça izin anlamına bir kelime. Bir yere girilirken, izin istemek üzere kullanılan bir ifade. Halk arasında "savulun, yol verin" anlamında da kullanılırdı. Bektaşîlerde nefes okuyacak can önce "destur" der, şeyhin "eyvallah" demesini beklerdi. Baba "eyvallah" demedikçe okuyamazdı. 
  • dil: Farsça, gönül. Bu terim tasavvufta, sırlar hazinesi, Allah'ın baktığı yer ve ilâhî olgunluğun ve güzelliğin en güzel tecelli ettiği yer demektir. 
  • direk: Mevlevî tabiridir. Sol ayağa direk denir. Derviş semada dönerken sol ayağı sabit, sağ ayak da onun etrafında tur atar. Sağ ayak, sol ayağı döndürdüğü için "çark" olarak anılır. 
  • don: Kılık, kıyafet, şekil anlamında Türkçe bir kelime. Zaman içerisinde anlam daralmasına uğramıştır. Donanma, donatmak gibi sözlerin kökü budur. Bir erenin başka bir şekle girmesi, mesela güvercin gibi görünmesi "güvercin donuna girdi, güvercin donunda göründü" diye ifade edilir. 
  • dost: Farsça bir kelime olup, Türkçede de aynı anlamda kullanılır. Tasavvufta ilâhî sevgi demektir. Aynı yolda olan kişilere, sufiler Allah dostu der. Ancak gerçek dost, Allah'tır. 
  • edeb-erkân: Direkler manasına gelen "erkân" sözü de, tasavvuf okulunun usûlü ile ilgili bir terimdir. Manevî eğitim gören kişinin, her yerde ve her an, daima kendisini gören, her hareketini bilen Allah'ı düşünerek ve buna bağlı olarak ağzından çıkan sözlere, yaptığı hareketlere dikkat ederek, edeb üzere bulunmasıdır. 
  • edeb ya Hû: "Hû", Allah adı yerine kullanılan bir zamirdir. Tasavvuf anlayışı edep ile yaşamaya önem veren bir anlayıştır. Mutasavvıflar, yaratılan her şeyi Yaradan'dan kopmuş bir nur parçası olarak gördükleri için sadece insanlara değil her türlü canlı ve cansıza edep ile yaklaşırlar. Bu nedenledir ki tekkelerde göze ilişecek her yerde, "Edeb yâ Hû" levhaları asılmaktaydı. 
  • el almak, el vermek: Bu sözle derviş olmak, bir tasavvuf okuluna kaydolmak kastedilir. 
  • ene'l hak: "Ben Hakk'ım" anlamında bir ifade olup Hallâc-ı Mansur tarafından söylenmiştir. Bu söz ile Mansur aslında kendisini Yaradan'dan bir parça olarak görmüştür. Nitekim tasavvufta Allah'tan başka gerçek hiçbir varlık yoktur. 
  • fena: Arapça, fânî olmak, yok olmak mânâsına gelir. Nesnelerin, sufînin gözünden silinmesine fena denir. Zıddı bekâ'dır. 
  • fenafillah: Tasavvufun temel düşüncelerinden biridir. Arapça, Allah'ta fani olmak demektir. Kulun zât ve sıfatının, Allah'ın zât ve sıfatında yok olmasıdır. Kişinin dünya ile ilgisini tam anlamıyla ortadan kaldırarak Allah'a yönelmesi demektir. Sûfi bu makama ulaşmak için her şeyi terk eder. Tıpkı bir ölünün dünyayı terk edişi gibi. İşte buna "ölmeden önce ölmek" denir. 
  • gayb: Arapçada göz önünde olmayan, bilinmeyen, gizli olan anlamına gelir. Hakk'ın insandan gizlediği her şeydir. 
  • hak: Arapça gerçek anlamına gelir. Allah'ın güzel isimlerindendir. 
  • hâk: Farsça olan bu kelime, toprak manasına gelir. Sûfî toprağa benzetilmiştir. Ona her kötü ve çirkin şey atılır, ondan ise sadece gül ve çiçek biter. Bu, alçak gönüllülük ve kalb-i selimi ifade eder. Benliğin bulunmaması durumu, tevazu, toprak gibi olmak, hep olgunluğun tanımını verir. 
  • halvet: Arapça, yalnız kalıp tenha bir köşeye çekilmek demektir. Tasavvufta şeyhin bazı özel zikirlerle nefsini yenmesi için müridini karanlık, dış dünyadan soyutlanmış bir yere, belirli bir süre için koyması. 
  • hikmet: İnsanlarca anlaşılamayan ilahî neden, bilgelik, sağduyu, felsefe, veciz söz anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. 
  • himmet: Arapça, azim, enerji, istek, arzu, şevk gibi anlamları olan bir kelime. Bir olgunluk hali veya kulun bir şeyi elde etmek üzere kalbinin bütün gücüyle Hakk'a yönelmesi. 
  • insan-ı kâmil: Arapça olgun insan demektir. İnsan-ı kâmil; rehber, delil, kılavuz ve yol gösteren anlamına gelmektedir. Ayrıca şeyh, mürşîd-i kâmil, pîr, eren ve velî kelimeleriyle eş anlamlıdır. İnsan‑ı kâmil, fenafillah mertebesine eren insana denir. 
  • irfan: Arapça, bilmek demektir. Sezgi tecrübe ve manevî yolla elde edilen bilgi. 
  • irşad: Arapça, rehberlik etme anlamındadır. Manen aydınlatma, gafletten uyandırma. Hak yolu gösteren kişiye, mürşid denir. 
  • kabe: Maddi anlamı dışında tasavvufta, Allah tarafından bina edilen insan gönlü, kalp. 
  • kendini bilmek: Kendini bilen Rabb'ini bilir, ilkesi tasavvufun ana kurallarından biridir. Bu durum iki şekilde açıklanır: Kulun kendindeki acizliğin farkına vararak Allah'ın her türlü noksan ve kusurdan arınmış olduğunu bilmesi ya da Allah'ın kulunu yarattığı zaman, ona kendi ruhundan üfürmesiyle insanda var olan ilâhî ruhu keşfedip tanıyabilmesidir. 
  • masiva: Dünya, kainat, alem. Tasavvufta Allah'tan başka her şey. Masiva'dan geçmek kendini Allah'a vermektir. 
  • maşûk: Edebiyatta seven âşık; sevilen ise maşûktur. Tasavvufta ise maşûk, Allah'tır. 
  • meyhane: Farsça bir sözcük olan mey, şarap anlamına gelir ki meyhane de içki içilen yer demektir. Tasavvufta şarap ilahî aşk anlamıyla kullanıldığı gibi meyhane de ilahî aşkla dolmuş bir gönlü ya da tekke (dergâh) anlamlarıyla kullanılır. 
  • mutasavvıf: Tasavvuf ehli olan, bu yolda mertebe katetmiş kişidir. 
  • münâcât: Arapça, fısıldamak, Allah'a yakarma. Edebiyatta konusu Allah'a yakarma olan şiir. Düz yazı şeklinde olanlarına tazarrunâme denir. 
  • mürid: Bir şeyhe -mürşide- bağlı olan kişi. Mürid kendi iradesinden sıyrılıp Allah'ın mutlak iradesine boyun eğmiştir. 
  • mürşid: Arapça, doğru yolu gösteren, uyaran, irşad eden demektir. Tasavvufî terim olarak, tarikat lideri, şeyh anlamına gelir. 
  • naat (na't): Hz. Peygamber'in övülmesi konusunda yazılan şiirlere de denir. 
  • nutuk: Arapça, konuşmak demektir. Tarikata yeni giren dervişlere yol göstermek ve tarikat adabını öğretmek için söylenen şiirdir. Tekke edebiyatı ürünlerinden olup daha çok Bektaşilerde görülür. 
  • pend: Farsça, öğüt, nasihat anlamında bir kelime. İslam coğrafyasında "Pendnâme" adıyla eserler verilmiştir. Bu eserlerde İslâmî temellere dayalı ahlâkî davranış kurallarını gelecek nesillere aktarmak kaygısı da güdülmüştür. İranlı şair ve mutasavvıf Ferîdüddîn Attar'ın Pendnâme’si bu konudaki önemli eserlerdendir. 
  • pîr: Farsça, ihtiyar, tarikatın ilk kurucusu. Arapçası şeyh'tir. Esnaf teşkilatında her sanat dalı kendisine bir pîr kabul ederdi. Yeniçeri Ocağının pirinin Hacı Bektaş Veli olması gibi. 
Bugün ben pirime vardım
Pirin cemali güldür gül
Oturmuş tahtı mekana
Taht-ı revanı güldür gül
  • post: Farsça, hayvan derisi demektir. Şeyhlik makamına post denirdi. 
  • rind: Edebiyatta kaba sofu anlamında kullanılan zahidin karşıtı olarak ele alınır. Rind, dünya işlerini hoş gören kişidir. Halkın hakkındaki söylediklerine aldırmadan, gönlünce hareket eden keyfince davranan içi irfanla dolduğu halde halktan biri gibi sade yaşayan hâkim bilge kişi.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.
  • sakî: İçki meclisinde kadehlerle içki dağıtan kişiye saki denir. Tasavvufta ilahî aşkı dağıtan, sunan mürşid anlamıyla kullanılmıştır. 
  • sema: Mevlevi ayinlerinde, dinlenen ilahinin etkisiyle coşup dönme. 
  • semazen: Farsça, sema vuran, yani sema eden, demektir. 
  • şarap: İlahî aşk. 
Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem
Bana seni gerek seni 
  • tarikat: Allah'a ulaşmak için tutulan tasavvuf yolu. Sufilere göre dinin dış yüzü olan şeriat'ten dinin içi yüzü olan hakikate ulaşmak için manevi bir yol vardır. Bir mürşide tabi olan yolcu, onun rehberliğinde hakikate erişir. 
  • tasavvuf: İnsanın evrende var olma nedenini bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan düşünce sistemi. Tasavvufun temeli vahdet-i vücut esasına dayanır. Bu esasa göre evrendeki tek varlık Allah'tır. Yaratılan her şey onun yansımasıdır ve geçici olarak bedenleşmiştir. İşte tasavvuf, insanın nefsini yok ederek Allah'a ulaşma çabasıdır. 
  • tecelli: Hakk’ın varlığının çeşitli mertebelerde görünür olması. 
Aşkın âşıklar öldürür
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni
  • tekke (dergâh): Tarikat mensuplarının ibadet ve törenlerini yaptıkları yer. Tasavvuf okulu. 
  • tevekkül: Arapça, vekil edinme, güvenme anlamında bir kelime. Gerekli tüm çabayı sarf ederek, her türlü, tedbiri aldıktan sonra, işi tam bir inançla Allah'a havale etme durumu. 
  • vahdet-i vücut: Arapça, varlığın birliği demektir. Allah'tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna sahip olmak, bilmek. 
  • zahid: Kaba sofu. Bunlar dinî konularda anlayışı kıt, her işin ancak dış kabuğunda kalabilen, derinlere inmesini beceremeyen kişi olarak ele alınır. 
  • zaviye: Arapça, açı, köşe, evin küçük bir köşesi veya odası gibi manaları ihtiva eden bir kelime. Tekkenin küçüğüne verilen isim. Zaviyeler genel olarak, şehir ve kazaların kenarlarında, uzakça yerlerde kurulurdu.
İlgili Sayfa 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumlarınız bizim için önemli. Lütfen yorum yaparak daha iyi içerikler üretmemiz için bize destek olunuz.