Romanda İran'a esir düşen Tatar prensi Adil Giray, "Suret-i Manzume" adlı bu manzumeyi Şah'ın kız kardeşi Perihan'a olan aşkını ve ruh hâlini anlatmak için yazmıştır.
140 dizeden oluşan manzumenin günümüz Türkçesine çevrilmiş hâli, orijinal metnin sonunda açıklamalarla birlikte verilmiştir.
Suret-i Manzume
1
Maderle peder olup bahane
Sevk etti kaza beni cihane
Hanzâde idim viladetimde
Doğdum yine pek kalenderâne
2
Üryan ve sefil idi vücudum
Muhtaç değilse ab u nâne
Bir katre suda dehan açardı
Meluf idi girye vü figane
3
Benzetse beni hata değildi
Bir kimse bakıp da arifane:
Zencirde inleyen esirin
Koynundaki tıfl-ı na-tüvane
4
Fıtratta tesavi-i zuhuru
Bu hâl ile Halık-i yegane
Etfalde gösterip dururken
Bin hüccet ile cihaniyane
5
Bilmem ne sebeple vardı daim
Guşumda şu hatifi terane:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir”
6
Geldi beden-i zaife kuvvet
Oldu yürümek de başka âdet
Yerlerde sürünme vakti geçti
Doğruldu semaya doğru kâmet
7
Mahvoldu beşik, bebek, salıncak
Eğlenceye, zevke geldi nevbet
Yanımdaki dayeler ederdi
Her hâlime ayrı ayrı dikkat
8
Amma yine kendi âleminde
Mahsus idi kendine hükûmet
Rüya gibi geçse de çocukluk
Birdir göze hab ile hakikat
9
Hâlâ o zamana talibim ben
Döndürmeye ömrü olsa kudret
Etrafımı seyreder sanırdım
İnsanı melek, cihanı cennet
10
Derdi yine muttasıl başımda
Amma ki o hatif-i hidayet:
"Yüksel ki boyun kadar kalırsın
Say eyle ki bi-hüner kalırsın"
11
Geldi dem-i rağbet-i maarif
Oldum nice fenne ben de vâkıf
Her ilme ki sarf-ı dikkat ettim
Bir müşküle olmadım müsadif
12
Herhangi kitabı ders edinsem
Güya ben idim ana müellif
İdrakime sayim oldu yaver
Tahkikime hafızam müradif
13
Bir bahsi unutmadım cihanda
Bir asl ile düşünmedim muhalif
Eylerdi fuhule her kelâmım
Tayin-i makasıt u mevakıf
14
İrfan-ı ezel mesailinde
Fikrimdi yine bana muarrif
Tahkik-i sıfat-ı Halık ettim
Esrarına olmadımsa arif
15
Durmaz yine itila-yı caha
Bu beyt ile sevk ederdi hatif:
"Yüksel! hünerinde kani olma
İhsan-ı Huda’ya mani olma"
16
Han oldu Kırım’a bir birader
Çekti beni tahtına beraber
Oldu heves-i şebap metruk
Geldi yerine umur-ı kişver
17
Olmuştu mukalledim cihanda
Adl-i Ömeri ata-yı Cafer
Azmetmiş idim kalem-revimde
Terk etmemeye harap bir yer
18
Bir reyime bulamadım muarız
Bir emrimi görmedim muhakkar
Devrimde ibad-ı Kibriya’nın
Dil-sir-i sürur idi serâser
19
Herkesteki hande-i neşatın
Aksiyle açardı dilde güller
Hükmünde sefa süren raiyyet
Evsafımı vird ederdi yer yer
20
Amma ki yine ederdi hatif
Gönlüm bu itap ile mükedder
"Yüksel ki cihan sefil ü dûndur
Rağbet ana adeta cünundur"
21
Harp açtı adûya Al-i Osman
Merdim diyene göründü meydan
Evreng-i şehametimden ettim
At sırtına nakl-i merkez-i şan
22
Tir olmuş idi elimde nize
Benzerdi kemana seyf-i bürran
Meydana girince zannederdim
Her berk-i belayı verd-i handan
23
Yanımda kaza dururdu daim
Başımda ecel dönerdi her an
Top olsa atılsa bağrıma arz
Olmazdı gönül yine hirâsan
24
Can korkusuna değer mi bir ömr
Baki mi olur cihanda insan
Gösterdiğim iktidar u necdet
Etmişti bütün cihanı hayran
25
Hayfa ki yine sada-yı gaybi
Bir böyle meal ederdi ityan
"Yüksel ki bunun da fevki vardır
İnsanlığın ayrı zevki vardır"
26
Bahtım ne siyeh imiş ki bilmem
Halimle değişti hâl-i âlem
Bir arsa-ı girudara düştüm
Hiç mislini görmemiştir âdem
27
Bir hizb-i kalil idi muinim
Ada ise leşker-i aremrem
Bir tiga bedel gelirdi bin tir
Bir ateşe karşı bin cehennem
28
Hâlimce ecelle pençeleştim
Ettim o kadar adûyu derhem
Seyfim kırılıp atım vuruldu
Düştüm yere vardı göğsüme dem
29
Ne kâra yarar sinan ü hançer
Ne canlı gezer muin ü hem-dem
Geldi dem-i zillet-i esaret
Mevt özler iken dil-i müellem
30
Agrep ki yine derdi tekrar
Hatif bu sözü bana demâdem
"Yüksel bu da şive-i Huda’dır
Esrarını sorma kim hatadır"
31
Yüksel ne demek nedir bu tahkir
Hatif neden eyler emri tağyir
Düşmanlarıma esir idim ben
Boynumda eğerçi yoktu zencir
32
Maksut ise rütbe-i şehadet
Ben hazır idim kim etti tehir
Ta kalbime olmadı hâlide
Destimde parça parça şemşir
33
Hakk’ın daha itinası varmış
Ef'alini eylemekte tasvir
Dünyada da bir melek yaratmış
Vermiş ona iktidar-ı takdir
34
Adil gibi bir esir tuttu
Gönlüm gibi mülkü etti teshir
Yüksel ne demek ki hatif-i gayb
Sensin bana gönlüm etti takrir
35
Yükselmeye kalmadı mecalim
Bul derdime varsa başka tedbir
"Beneşimem u ser, bepiş-i payet
Ber hizem u can kunem fedayet"
Namık Kemal
Günümüz Türkçesi / Açıklamalar
1
Maderle peder olup bahane
Sevk etti kaza beni cihane
Hanzâde idim viladetimde
Doğdum yine pek kalenderane
mader: anne
kaza: Allah tarafından ezelde tayin edilen kaderin gerçekleşmesi.
hanzâde: han oğlu, şehzade
viladet (veladet): dünyaya gelme
kalenderâne: Kalenderce, gösterişsiz, derviş gibi, dünyalık şeylere değer vermeyerek
Annem ve babam sadece bir aracı (bahane) idi, ben bu dünyaya Allah'ın takdiriyle geldim. Bir şehzade olarak doğsam da her insan gibi çıplak ve acizdim.
2
Üryan ve sefil idi vücudum
Muhtaç değilse ab u nâne
Bir katre suda dehân açardı
Meluf idi girye vü figâne
üryân: Çıplak
ab u nân: Su ve ekmek
katre: Damla
dehân açmak: Ağız açmak (Burada nefes almak, ağlamak veya beslenmek anlamındadır.)
melûf: Alışkın, alışmış, ülfet etmiş
girye vü figân: Ağlayış ve feryat
Doğduğumda çıplak ve sefil bir hâldeydi vücudum; henüz dünya nimetlerine (ekmek ve su) muhtaç olmasam da vücudum anne karnındaki o bir damla sudan itibaren hayata tutunmaya çalıştı. Zaten o körpe beden, daha ilk andan itibaren ağlayıp feryat etmeye alışmıştı.
3
Benzetse beni hata değildi
Bir kimse bakıp da arifane:
Zencirde inleyen esirin
Koynundaki tıfl-ı na-tüvane
tıfl: Bebek, küçük çocuk.
nâ-tüvân: Güçsüz, kuvvetsiz, zayıf, aciz.
Eğer biri bilgece bir anlayışla bu hâlime bakıp da beni zincirler altında inleyen bir esirin koynundaki zavallı bir bebeğe benzetse hata etmiş olmazdı.
hanzâde: han oğlu, şehzade
viladet (veladet): dünyaya gelme
kalenderâne: Kalenderce, gösterişsiz, derviş gibi, dünyalık şeylere değer vermeyerek
Annem ve babam sadece bir aracı (bahane) idi, ben bu dünyaya Allah'ın takdiriyle geldim. Bir şehzade olarak doğsam da her insan gibi çıplak ve acizdim.
2
Üryan ve sefil idi vücudum
Muhtaç değilse ab u nâne
Bir katre suda dehân açardı
Meluf idi girye vü figâne
üryân: Çıplak
ab u nân: Su ve ekmek
katre: Damla
dehân açmak: Ağız açmak (Burada nefes almak, ağlamak veya beslenmek anlamındadır.)
melûf: Alışkın, alışmış, ülfet etmiş
girye vü figân: Ağlayış ve feryat
Doğduğumda çıplak ve sefil bir hâldeydi vücudum; henüz dünya nimetlerine (ekmek ve su) muhtaç olmasam da vücudum anne karnındaki o bir damla sudan itibaren hayata tutunmaya çalıştı. Zaten o körpe beden, daha ilk andan itibaren ağlayıp feryat etmeye alışmıştı.
3
Benzetse beni hata değildi
Bir kimse bakıp da arifane:
Zencirde inleyen esirin
Koynundaki tıfl-ı na-tüvane
tıfl: Bebek, küçük çocuk.
nâ-tüvân: Güçsüz, kuvvetsiz, zayıf, aciz.
Eğer biri bilgece bir anlayışla bu hâlime bakıp da beni zincirler altında inleyen bir esirin koynundaki zavallı bir bebeğe benzetse hata etmiş olmazdı.
4
Fıtratta tesavi-i zuhuru
Bu hâl ile Halık-i yegane
Etfalde gösterip dururken
Bin hüccet ile cihaniyane
fıtrat: Yaradılış, doğa, insanın özü.
tesâvî-i zuhûr: Ortaya çıkıştaki, doğuştaki eşitlik
hâlık-ı yegâne: Tek ve benzersiz olan Yaratıcı, Allah.
etfâl: Çocuklar, bebekler (Tıfl kelimesinin çoğuludur).
hüccet: Delil, kanıt, belge.
cihâniyân: Dünyada yaşayanlar, bütün insanlar.
Tek ve benzersiz olan Yaratıcı, doğuştaki bu mutlak eşitliği, bütün insanlığa bebeklerin çaresiz hâli üzerinden binlerce delille gösterirken...
5
Bilmem ne sebeple vardı daim
Guşumda şu hatifi terane:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir”
gûş: kulak
hatif: Gaipten seslenir gibi haber veren melek
hatifi: gaipten gelen (görünmez âlemden gelen)
terane: Çok tekrarlandığından usanç verici bir durum alan söz.
Neden bilmem, kulağımda daima şu ilahî ses çınlardı: "Yüksel ki yerin bu yer değildir; dünyaya gelmiş olmak hüner değildir."
Başka bir deyişle biyolojik olarak var olmak; marifet değildir! İnsanın kendini sürekli geliştirerek varoluşunu kıymetli bir hâle getirmesi gerekir.
6
Geldi beden-i zaife kuvvet
Oldu yürümek de başka âdet
Yerlerde sürünme vakti geçti
Doğruldu semaya doğru kâmet
zaif: zayıf
kâmet: boy, endam
Zamanla o zayıf ve güçsüz bedenime bir kuvvet geldi; (emekleme dönemi bitip) yürümek benim için bambaşka bir süreç oldu. Yerlerde sürünme (emekleme) vakti geride kaldı ve boyum posum gökyüzüne doğru dikildi.
7
Mahvoldu beşik, bebek, salıncak
Eğlenceye, zevke geldi nevbet
Yanımdaki dâyeler ederdi
Her hâlime ayrı ayrı dikkat
nevbet: nöbet
dâye: dadı
Bebeklik (beşik, salıncak) dönemi geride kalıp eğlenceli çocukluk dönemine geçildi. Yanımdaki dadılar da her hâlime ayrı ayrı dikkat ederdi.
8
Amma yine kendi âleminde
Mahsus idi kendine hükûmet
Rüya gibi geçse de çocukluk
Birdir göze hab ile hakikat
hab: uyku
Ama yine de kendi dünyamda kendime özel bir egemenliğim vardı. Zaten çocukluk bir rüya gibi geçse de çocukların gözünde hayal ile gerçek birdir.
9
Hâlâ o zamana talibim ben
Döndürmeye ömrü olsa kudret
Etrafımı seyreder sanırdım
İnsanı melek, cihanı cennet
Bilmem ne sebeple vardı daim
Guşumda şu hatifi terane:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya geliş hüner değildir”
gûş: kulak
hatif: Gaipten seslenir gibi haber veren melek
hatifi: gaipten gelen (görünmez âlemden gelen)
terane: Çok tekrarlandığından usanç verici bir durum alan söz.
Neden bilmem, kulağımda daima şu ilahî ses çınlardı: "Yüksel ki yerin bu yer değildir; dünyaya gelmiş olmak hüner değildir."
Başka bir deyişle biyolojik olarak var olmak; marifet değildir! İnsanın kendini sürekli geliştirerek varoluşunu kıymetli bir hâle getirmesi gerekir.
6
Geldi beden-i zaife kuvvet
Oldu yürümek de başka âdet
Yerlerde sürünme vakti geçti
Doğruldu semaya doğru kâmet
zaif: zayıf
kâmet: boy, endam
Zamanla o zayıf ve güçsüz bedenime bir kuvvet geldi; (emekleme dönemi bitip) yürümek benim için bambaşka bir süreç oldu. Yerlerde sürünme (emekleme) vakti geride kaldı ve boyum posum gökyüzüne doğru dikildi.
7
Mahvoldu beşik, bebek, salıncak
Eğlenceye, zevke geldi nevbet
Yanımdaki dâyeler ederdi
Her hâlime ayrı ayrı dikkat
nevbet: nöbet
dâye: dadı
Bebeklik (beşik, salıncak) dönemi geride kalıp eğlenceli çocukluk dönemine geçildi. Yanımdaki dadılar da her hâlime ayrı ayrı dikkat ederdi.
8
Amma yine kendi âleminde
Mahsus idi kendine hükûmet
Rüya gibi geçse de çocukluk
Birdir göze hab ile hakikat
hab: uyku
Ama yine de kendi dünyamda kendime özel bir egemenliğim vardı. Zaten çocukluk bir rüya gibi geçse de çocukların gözünde hayal ile gerçek birdir.
9
Hâlâ o zamana talibim ben
Döndürmeye ömrü olsa kudret
Etrafımı seyreder sanırdım
İnsanı melek, cihanı cennet
Ben hâlâ o güzel yıllara (çocukluğa) özlem duyarım. O yıllara dönmeye kudretim olsa etrafıma bakıp yine o çocuk hâlimle insanları melek ve dünyayı cennet zannederdim.
Dörtlükte çocukluğa duyulan özlem ve büyümenin getirdiği hayal kırıklığı işlenmektedir.
10
Derdi yine muttasıl başımda
Amma ki o hatif-i hidayet:
“Yüksel ki boyun kadar kalırsın
Sa'y eyle ki bi-hüner kalırsın”
muttasıl: aralıksız
hatif-i hidayet: doğru yolu gösteren gizli ses
sa'y eyle: çalış
bi-hüner: hünersiz, beceriksiz
Kafamın içindeki o ses, bana doğru yolu göstermek için sürekli aynı şeyi tekrarlardı: "Yüksel ki boyun kadar kalırsın, çalış ki hünersiz kalırsın."
10
Derdi yine muttasıl başımda
Amma ki o hatif-i hidayet:
“Yüksel ki boyun kadar kalırsın
Sa'y eyle ki bi-hüner kalırsın”
muttasıl: aralıksız
hatif-i hidayet: doğru yolu gösteren gizli ses
sa'y eyle: çalış
bi-hüner: hünersiz, beceriksiz
Kafamın içindeki o ses, bana doğru yolu göstermek için sürekli aynı şeyi tekrarlardı: "Yüksel ki boyun kadar kalırsın, çalış ki hünersiz kalırsın."
Dörtlük, insanın ilim ve çabayla kendini geliştirmesi gerektiğini, aksi takdirde birçok açıdan aciz kalacağını vurgulamaktadır.
11
Geldi dem-i rağbet-i maarif
Oldum nice fenne ben de vâkıf
Her ilme ki sarf-ı dikkat ettim
Bir müşküle olmadım müsadif
maarif: Bilgi ve kültür
rağbet: İstek, arzu, ilgi.
dem: zaman
vâkıf: Bilici, bilen, haberdar olan kimse
sarf-ı dikkat etmek: Dikkatini yöneltmek, tüm odağını bir şeye vermek
müşkül: Zor, güç, çetin
müsadif: Rastlayan, tesadüf eden
Geldi dem-i rağbet-i maarif
Oldum nice fenne ben de vâkıf
Her ilme ki sarf-ı dikkat ettim
Bir müşküle olmadım müsadif
maarif: Bilgi ve kültür
rağbet: İstek, arzu, ilgi.
dem: zaman
vâkıf: Bilici, bilen, haberdar olan kimse
sarf-ı dikkat etmek: Dikkatini yöneltmek, tüm odağını bir şeye vermek
müşkül: Zor, güç, çetin
müsadif: Rastlayan, tesadüf eden
Eğitim ve bilginin önem kazandığı bir dönem geldi. Kendimi birçok bilim dalında yetiştirdim ki bunları yaparken de hiçbir zorlukla karşılaşmadım.
12
Herhangi kitabı ders edinsem
Güya ben idim ana müellif
İdrakime sa'yim oldu yaver
Tahkikime hafızam müradif
ana: ona
müellif: Kitabı yazan, yazar.
idrak: Algılama, kavrayış, anlama yeteneği.
sa'y: Çalışma, gayret, emek.
tahkik: Doğruyu arama, derinlemesine araştırma, inceleme.
müradif: Eşlik eden, yan yana giden, eş anlamlı.
Herhangi kitabı ders edinsem
Güya ben idim ana müellif
İdrakime sa'yim oldu yaver
Tahkikime hafızam müradif
ana: ona
müellif: Kitabı yazan, yazar.
idrak: Algılama, kavrayış, anlama yeteneği.
sa'y: Çalışma, gayret, emek.
tahkik: Doğruyu arama, derinlemesine araştırma, inceleme.
müradif: Eşlik eden, yan yana giden, eş anlamlı.
Elime hangi kitabı alsam sanki ben yazmışım gibi (kolayca ve derinlemesine) anlardım içindekileri. Gösterdiğim gayret bu kavrayışa yardımcı olurken yaptığım derin araştırmalara da güçlü hafızam eşlik ederdi.
13
Bir bahsi unutmadım cihanda
Bir asl ile düşünmedim muhalif
Eylerdi fuhule her kelamım
Tayin-i makasıt u mevakıf
cihan: Dünya, yeryüzü.
asl: gerçek, hakikat
13
Bir bahsi unutmadım cihanda
Bir asl ile düşünmedim muhalif
Eylerdi fuhule her kelamım
Tayin-i makasıt u mevakıf
cihan: Dünya, yeryüzü.
asl: gerçek, hakikat
muhalif: Karşıt, zıt, aykırı.
fuhul: İlim, şiir ve edebiyatta, fazilet ve olgunlukta en önde gelenler, başkalarına üstün olanlar
kelam: Söz, lakırdı, konuşma.
tayin-i makasıt u mevakıf: Maksatların (hedeflerin) ve durakların (konumların / sınırların) belirlenmesi.
fuhul: İlim, şiir ve edebiyatta, fazilet ve olgunlukta en önde gelenler, başkalarına üstün olanlar
kelam: Söz, lakırdı, konuşma.
tayin-i makasıt u mevakıf: Maksatların (hedeflerin) ve durakların (konumların / sınırların) belirlenmesi.
Bu dünyada unutmadığım bir konu var ki o da gerçek ve sarsılmaz ilkelere muhalif olmamaktır. (Hatta bu sayede) Söylediğim her söz, dönemin en büyük âlim ve üstatlarına rehberlik etmiştir.
14
İrfan-ı ezel mesailinde
Fikrimdi yine bana muarrif
Tahkik-i sıfat-ı Halık ettim
Esrarına olmadımsa arif
irfan-ı ezel: Başlangıcı olmayan, zamandan münezzeh olan ilahi bilgi, tasavvufi ve felsefi olarak varoluşun en eski bilgisi.
mesail: Meseleler, konular, problemler.
muarrif: Tanıtan, tarif eden, yol gösteren rehber.
tahkik-i sıfat-ı Halık: Allah'ın sıfatlarını taklidi bir inançla değil, deliller arayarak, akıl süzgecinden geçirerek derinlemesine araştırmak.
esrar: Sırlar (Sır kelimesinin çoğulu).
arif: Bilen, sezgi ve irfan yoluyla kavrayan.
Ezeli ilmin (yaradılışın ve ilahi hakikatlerin) en derin meselelerinde bile bana yol gösteren yine kendi aklım oldu. Yaratıcı’nın gizli sırlarına tamamen vâkıf olamasam da onun sıfatlarını (evrendeki delillerini) derinlemesine inceledim.
15
Durmaz yine itila-yı caha
Bu beyt ile sevk ederdi hatif:
“Yüksel! hünerinde kani olma
İhsan-ı Huda’ya mani olma”
İtilâ-yı câh: Makam, rütbe, itibar ve şerefin yükselmesi.
hâtif: Sesi duyulan fakat kendisi görünmeyen, gaipten haber veya ilham veren ilahi ses/melek.
sevk etmek: İsteklendirmek, coşturmak, gayrete getirmek, yönlendirmek.
kâni olmak: Kanaat etmek, yetinmek, bir şeyi yeterli bulmak.
ihsan-ı Hudâ: Allah’ın lütfu, bağışı, cömertliği ve iyiliği.
15
Durmaz yine itila-yı caha
Bu beyt ile sevk ederdi hatif:
“Yüksel! hünerinde kani olma
İhsan-ı Huda’ya mani olma”
İtilâ-yı câh: Makam, rütbe, itibar ve şerefin yükselmesi.
hâtif: Sesi duyulan fakat kendisi görünmeyen, gaipten haber veya ilham veren ilahi ses/melek.
sevk etmek: İsteklendirmek, coşturmak, gayrete getirmek, yönlendirmek.
kâni olmak: Kanaat etmek, yetinmek, bir şeyi yeterli bulmak.
ihsan-ı Hudâ: Allah’ın lütfu, bağışı, cömertliği ve iyiliği.
Görünmez alemden seslenen o ilahi ses, beni durmaksızın makam ve mertebelerin en yücesine doğru yönlendirir ve kulağıma şu beyti fısıldardı:
'Yüksel! Sahip olduğun becerilerle, ulaştığın bilgi seviyesiyle sakın yetinme! (Daha fazlasını iste ki) Allah’ın sana lütfedeceği daha büyük bağışlara engel olma!
16
Han oldu Kırım’a bir birader
Çekti beni tahtına beraber
Oldu heves-i şebap metruk
Geldi yerine umur-ı kişver
birader: Erkek kardeş. (Romandaki tarihi arka planda Adil Giray'ın taht ortağı/kardeşi kastedilir.)
heves-i şebap: Gençlik hevesleri, gençliğin getirdiği eğlence ve tasasızlık arzusu.
metruk: Terk edilmiş, bırakılmış.
umûr-ı kişver: Ülke işleri, devlet yönetimi, memleket meseleleri.
'Yüksel! Sahip olduğun becerilerle, ulaştığın bilgi seviyesiyle sakın yetinme! (Daha fazlasını iste ki) Allah’ın sana lütfedeceği daha büyük bağışlara engel olma!
16
Han oldu Kırım’a bir birader
Çekti beni tahtına beraber
Oldu heves-i şebap metruk
Geldi yerine umur-ı kişver
birader: Erkek kardeş. (Romandaki tarihi arka planda Adil Giray'ın taht ortağı/kardeşi kastedilir.)
heves-i şebap: Gençlik hevesleri, gençliğin getirdiği eğlence ve tasasızlık arzusu.
metruk: Terk edilmiş, bırakılmış.
umûr-ı kişver: Ülke işleri, devlet yönetimi, memleket meseleleri.
Bir erkek kardeşim Kırım’a han oldu ve beni de kendi tahtına (yönetimine ve gücüne) ortak etti. Böylece gençliğin getirdiği o geçici heves ve eğlenceler tamamen terk edildi; onların yerini artık, devlet işlerinin getirdiği ağır sorumluluklar aldı.
17
Olmuştu mukalledim cihanda
Adl-i Ömeri ata-yı Cafer
Azmetmiş idim kalem-revimde
Terk etmemeye harap bir yer
mukalled: Taklit edilen şey, örnek alınan model.
Adl-i Ömer: Hz. Ömer’in dillere destan olan, kimseye ayrıcalık tanımayan sarsılmaz adaleti.
atâ-yı Cafer: Cafer'in ihsanı, bağışı (Cafer: Cömertliğiyle ve muhtaçlara yaptığı yardımlarla tarihe geçen efsanevi sadrazam)
17
Olmuştu mukalledim cihanda
Adl-i Ömeri ata-yı Cafer
Azmetmiş idim kalem-revimde
Terk etmemeye harap bir yer
mukalled: Taklit edilen şey, örnek alınan model.
Adl-i Ömer: Hz. Ömer’in dillere destan olan, kimseye ayrıcalık tanımayan sarsılmaz adaleti.
atâ-yı Cafer: Cafer'in ihsanı, bağışı (Cafer: Cömertliğiyle ve muhtaçlara yaptığı yardımlarla tarihe geçen efsanevi sadrazam)
kalem-rev: Bir hükümdarın veya idarecinin emrinin geçtiği yer, hükümranlık alanı, ülke toprakları.
azmetmek: Kesin karar vermek, bir gayeye baş koymak.
azmetmek: Kesin karar vermek, bir gayeye baş koymak.
Bu dünyada kendime örnek ve rehber aldığım değerler; Hz. Ömer’in sarsılmaz adaleti ile Cafer’in (meşhur) cömertliği ve bağışları olmuştu. Hükmettiğim bu topraklarda, sınırlarım dahilinde tek bir yıkık dökük ve bakımsız (harabe) yer bırakmamaya kesin olarak karar vermiştim.
18
Bir reyime bulamadım muarız
Bir emrimi görmedim muhakkar
Devrimde ibad-ı Kibriya’nın
Dil-sir-i sürur idi seraser
rey: Karar, fikir, görüş.
muarız: Karşı çıkan, itiraz eden, muhalif olan.
muhakkar: Aşağılanmış, hakir görülmüş, hafife alınmış/önemsenmemiş.
İbad-ı Kibriya: Yüce Allah'ın kulları, insanlar, halk.
dil-sîr: Gönlü doymuş, kalben tatmin olmuş.
sürur: Sevinç, neşe, mutluluk.
seraser: Baştan başa, tamamen, uçtan uca.
18
Bir reyime bulamadım muarız
Bir emrimi görmedim muhakkar
Devrimde ibad-ı Kibriya’nın
Dil-sir-i sürur idi seraser
rey: Karar, fikir, görüş.
muarız: Karşı çıkan, itiraz eden, muhalif olan.
muhakkar: Aşağılanmış, hakir görülmüş, hafife alınmış/önemsenmemiş.
İbad-ı Kibriya: Yüce Allah'ın kulları, insanlar, halk.
dil-sîr: Gönlü doymuş, kalben tatmin olmuş.
sürur: Sevinç, neşe, mutluluk.
seraser: Baştan başa, tamamen, uçtan uca.
Ortaya koyduğum tek bir fikrime bile karşı çıkan (tek bir muhalif) bulamadım; verdiğim tek bir emrin bile hafife alındığını, çiğnendiğini görmedim. Benim yönetimim döneminde, Yaratıcı’nın bütün kulları (halkım) baştan başa gönülleri neşeyle dolup taşmış bir hâldeydi.
19
Herkesteki hande-i neşatın
Aksiyle açardı dilde güller
Hükmünde sefa süren raiyyet
Evsafımı vird ederdi yer yer
hande-i neşat: Neşe gülüşü, sevinç kahkahası.
aksiyle: Yansımasıyla.
dilde: Gönülde, kalpte. (Divan edebiyatında "dil" kelimesi Farsça kalp ve gönül anlamına gelir).
sefa sürmek: Endişesiz, rahat, neşeli ve huzurlu bir hayat yaşamak.
raiyyet: Bir hükümdarın idaresi altındaki halk, vatandaşlar.
evsaf: Vasıflar, iyi nitelikler, özellikler.
vird etmek: Bir sözü diline dolamak, sık sık tekrarlamak, dilinden düşürmemek.
19
Herkesteki hande-i neşatın
Aksiyle açardı dilde güller
Hükmünde sefa süren raiyyet
Evsafımı vird ederdi yer yer
hande-i neşat: Neşe gülüşü, sevinç kahkahası.
aksiyle: Yansımasıyla.
dilde: Gönülde, kalpte. (Divan edebiyatında "dil" kelimesi Farsça kalp ve gönül anlamına gelir).
sefa sürmek: Endişesiz, rahat, neşeli ve huzurlu bir hayat yaşamak.
raiyyet: Bir hükümdarın idaresi altındaki halk, vatandaşlar.
evsaf: Vasıflar, iyi nitelikler, özellikler.
vird etmek: Bir sözü diline dolamak, sık sık tekrarlamak, dilinden düşürmemek.
Herkesin yüzündeki gülümsemeyle gönüllerde güller açardı. Yönetimim altında sefa süren halk da benim güzel vasıflarımı dillerinden düşürmezlerdi.
20
Amma ki yine ederdi hatif
Gönlüm bu itap ile mükedder
“Yüksel ki cihan sefil ü dundur
Rağbet ana adeta cünundur”
amma ki: Ama, fakat, ne var ki.
hâtif: Sesi duyulan fakat kendisi görünmeyen, gaipten seslenen ilahi veya manevi güç.
İtap: Azarlama, çıkışma, sitem etme.
mükedder: Kederli, tasalı, hüzünlü, bulanık.
sefil ü dun: Sefil ve alçak, aşağılık, değersiz.
rağbet: İstek, meyil, bir şeye tamah etme, bağlanma.
cünun: Delilik, çılgınlık.
20
Amma ki yine ederdi hatif
Gönlüm bu itap ile mükedder
“Yüksel ki cihan sefil ü dundur
Rağbet ana adeta cünundur”
amma ki: Ama, fakat, ne var ki.
hâtif: Sesi duyulan fakat kendisi görünmeyen, gaipten seslenen ilahi veya manevi güç.
İtap: Azarlama, çıkışma, sitem etme.
mükedder: Kederli, tasalı, hüzünlü, bulanık.
sefil ü dun: Sefil ve alçak, aşağılık, değersiz.
rağbet: İstek, meyil, bir şeye tamah etme, bağlanma.
cünun: Delilik, çılgınlık.
Fakat gönlüm dertle dolup kederlenirdi çünkü içimdeki o ses yine de konuşurdu: "Yüksel! Çünkü dünya alçak ve değersizdir. Ona ilgi gösterip bağlanmak adeta bir çılgınlıktır!"
21
Harp açtı adûya Al-i Osman
Merdim diyene göründü meydan
Evreng-i şehametimden ettim
At sırtına nakl-i merkez-i şan
adû: Düşman (Romandaki tarihi bağlamda Osmanlı-İran savaşlarındaki Safevi ordusu kastedilir).
Âl-i Osman: Osmanlı soyu, Osmanlı Devleti.
evreng-i şehamet: Yiğitlik ve cesaret tahtı.
nakl-i merkez-i şan: Şanın, şerefin, otoritenin ve yönetim merkezinin başka bir yere taşınması.
Osmanlı Devleti düşmana (İran'a) harp ilan etti; böylece "Ben yiğidim, mertim!" diyenlere göründü savaş meydanı. Ben de o yiğitlik tahtımdan (rahat sarayımdan) inerek şan ve şerefimin merkezini at sırtına taşıdım.
22
Tir olmuş idi elimde nize
Benzerdi kemana seyf-i bürran
Meydana girince zannederdim
Her berk-i belayı verd-i handan
tîr: Ok.
nîze: Mızrak, kargı.
keman: Yay (Ok atılan yay).
seyf-i bürrân: Keskin, iyi kesen kılıç.
berk-i belâ: Bela şimşeği, ölümcül tehlike, üzerlerine yağan düşman saldırıları.
verd-i handân: Gülen gül, neşeyle açılmış gül goncası.
22
Tir olmuş idi elimde nize
Benzerdi kemana seyf-i bürran
Meydana girince zannederdim
Her berk-i belayı verd-i handan
tîr: Ok.
nîze: Mızrak, kargı.
keman: Yay (Ok atılan yay).
seyf-i bürrân: Keskin, iyi kesen kılıç.
berk-i belâ: Bela şimşeği, ölümcül tehlike, üzerlerine yağan düşman saldırıları.
verd-i handân: Gülen gül, neşeyle açılmış gül goncası.
(Savaşın coşkusuyla) koca mızrak bir ok kadar (hafif) kalmıştı elimde; o keskin kılıcım ise (düşmana vururken aldığı kavislerle) adeta bir yaya benzerdi. Savaş meydanında üzerime yağan her bir bela şimşeğini (düşman oklarını ve kılıç darbelerini) ise neşeyle açılmış birer gül goncası zannederdim.
23
Yanımda kaza dururdu daim
Başımda ecel dönerdi her an
Top olsa atılsa bağrıma arz
Olmazdı gönül yine hirâsan
kaza: yargı, Allah tarafından ezelde tayin edilen kaderin gerçekleşmesi.
arz: yeryüzü
hirâsan: korkan, korkak
İlahi hüküm (kaderim) her zaman yanımda hazır bekler, ölüm her an başımın üzerinde dönerdi. Buna rağmen, koskoca yeryüzü bir top mermisi olup bağrıma fırlatılsa bile gönlüm yine de korkup ürkmezdi.
24
Can korkusuna değer mi bir ömr
Baki mi olur cihanda insan
Gösterdiğim iktidar u necdet
Etmişti bütün cihanı hayran
baki: edebi, ölümsüz
iktidar: Bir şeyi yapabilme gücü
necdet: kahramanlık, yiğitlik
Bir ömrü, sürekli can korkusu içinde yaşamaya değer mi? Ki bu dünyada hiç kimse ölümsüz değil. Benim o meydanda sergilediğim üstün güç ve kahramanlık, bütün dünyayı bana hayran bırakmıştı.
25
Hayfa ki yine sada-yı gaybi
Bir böyle meal ederdi ityan
"Yüksel ki bunun da fevki vardır
İnsanlığın ayrı zevki vardır"
hayfa ki: Yazık ki, ne yazık ki, eyvahlar olsun ki.
sadâ-yı gaybî: Bilinmeyen, görünmeyen alemden gelen ilahi ses
meâl: Anlam, kavram, içerik.
ityân etmek: Getirmek, ortaya koymak, sunmak.
fevk: Üst, üzeri, yukarısı, daha yüksek mertebesi.
Eyvahlar olsun ki o gaipten gelen ses, yine bir anlam (söz) ortaya koydu: "Yüksel ki bunun (savaş meydanındaki yiğitliğin ve zaferlerin) bile daha üstü vardır. Gerçek insanlığın bambaşka bir zevki, ayrı bir manevi tadı vardır."
Artık ne mızrak ne de hançer bir işe yarar, bana yardım eden yoldaşlarım da öldü. Bu yaralı gönlüm ölmeyi arzularken o aşağılayıcı esaret vakti gelip çattı. (Dörtlükte düşmana esir düşmek, şerefli bir ölümden çok daha ağır bir azap olarak betimlenmiştir.)
30
Agrep ki yine derdi tekrar
Hatif bu sözü bana demâdem
"Yüksel bu da şive-i Huda’dır
Esrarını sorma kim hatadır"
agrep (ağreb): En garip, en tuhaf, en şaşırtıcı olan.
demâdem: Her an, zaman zaman, sürekli olarak, zırt pırt.
şîve-i Hudâ: Allah’ın tarzı, üslubu, kuluna muamele etme ve tecelli etme şekli.
esrar: Sırlar (Sır kelimesinin çoğulu).
kim hatadır: Çünkü (bu sorgulama) yanlıştır, haddi aşmaktır.
32
Maksut ise rütbe-i şehadet
Ben hazır idim kim etti tehir
Ta kalbime olmadı hâlide
Destimde parça parça şemşir
maksut: Amaçlanan, istenilen şey, niyet, gaye.
rütbe-i şehadet: Şehitlik mertebesi.
tehir etmek: Geciktirmek, sonraya bırakmak, ertelemek.
hâlide: Saplanmış, batmış (ok, mızrak veya kıymık gibi).
dest: El
şemşir: Kılıç.
Eğer amaç şehitlik mertebesine ermek ise ben zaten hazırdım; kim erteledi bunu? Elimde kılıcım parça parça olduğu hâlde neden (düşman darbeleri) ta kalbime saplanıp beni öldürmedi?
hirâsan: korkan, korkak
24
Can korkusuna değer mi bir ömr
Baki mi olur cihanda insan
Gösterdiğim iktidar u necdet
Etmişti bütün cihanı hayran
baki: edebi, ölümsüz
iktidar: Bir şeyi yapabilme gücü
necdet: kahramanlık, yiğitlik
Bir ömrü, sürekli can korkusu içinde yaşamaya değer mi? Ki bu dünyada hiç kimse ölümsüz değil. Benim o meydanda sergilediğim üstün güç ve kahramanlık, bütün dünyayı bana hayran bırakmıştı.
25
Hayfa ki yine sada-yı gaybi
Bir böyle meal ederdi ityan
"Yüksel ki bunun da fevki vardır
İnsanlığın ayrı zevki vardır"
hayfa ki: Yazık ki, ne yazık ki, eyvahlar olsun ki.
sadâ-yı gaybî: Bilinmeyen, görünmeyen alemden gelen ilahi ses
meâl: Anlam, kavram, içerik.
ityân etmek: Getirmek, ortaya koymak, sunmak.
fevk: Üst, üzeri, yukarısı, daha yüksek mertebesi.
26
Bahtım ne siyeh imiş ki bilmem
Halimle değişti hâl-i âlem
Bir arsa-ı girudara düştüm
Hiç mislini görmemiştir âdem
siyeh: Kara, siyah.
hâl-i âlem: Dünyanın durumu, evrenin nizamı. (Şiirde şairin iç dünyası kastediliyor.)
arsa-ı gîrûdâr: Savaş, dövüş, hengame ve kavga meydanı.
Bilmezdim, kaderim ne kadar da karaymış. Benim bu hâlimle dünyaya bakışım da değişti. Öyle bir kargaşanın (can pazarının) ortasına düştüm ki insanoğlu bunun bir benzerini daha görmemiştir.
Bahtım ne siyeh imiş ki bilmem
Halimle değişti hâl-i âlem
Bir arsa-ı girudara düştüm
Hiç mislini görmemiştir âdem
siyeh: Kara, siyah.
hâl-i âlem: Dünyanın durumu, evrenin nizamı. (Şiirde şairin iç dünyası kastediliyor.)
arsa-ı gîrûdâr: Savaş, dövüş, hengame ve kavga meydanı.
Bilmezdim, kaderim ne kadar da karaymış. Benim bu hâlimle dünyaya bakışım da değişti. Öyle bir kargaşanın (can pazarının) ortasına düştüm ki insanoğlu bunun bir benzerini daha görmemiştir.
27
Bir hizb-i kalil idi muinim
Adâ ise leşker-i aremrem
Bir tiga bedel gelirdi bin tir
Bir ateşe karşı bin cehennem
hizb-i kalîl: Az sayıdaki grup, küçük topluluk, azınlık asker.
muîn: Yardımcı, destek olan, imdada yetişen.
adâ: Düşmanlar (Adu kelimesinin çoğuludur.)
leşker-i aremrem: Sayısı belirsiz, ucu bucağı olmayan, dalga dalga gelen çok büyük ve kalabalık ordu.
tîg: Kılıç.
tîr: Ok.
Yanımda bana yardım eden küçük bir topluluk vardı, düşman ise ucu bucağı görünmeyen devasa bir orduydu. Bizim tek bir kılıcımıza karşılık (düşmandan) bin ok yağıyor, attığımız bir ateşe karşı bin cehennem kusuluyordu üzerimize.
28
Hâlimce ecelle pençeleştim
Ettim o kadar adûyu derhem
Seyfim kırılıp atım vuruldu
Düştüm yere vardı göğsüme dem
hâlimce: Gücüm yettiğince, kendi durumumun elverdiği ölçüde.
derhem etmek: Paramparça etmek, altüst etmek, darmadağın etmek.
seyf: Kılıç.
dem: Kan.
Bir hizb-i kalil idi muinim
Adâ ise leşker-i aremrem
Bir tiga bedel gelirdi bin tir
Bir ateşe karşı bin cehennem
hizb-i kalîl: Az sayıdaki grup, küçük topluluk, azınlık asker.
muîn: Yardımcı, destek olan, imdada yetişen.
adâ: Düşmanlar (Adu kelimesinin çoğuludur.)
leşker-i aremrem: Sayısı belirsiz, ucu bucağı olmayan, dalga dalga gelen çok büyük ve kalabalık ordu.
tîg: Kılıç.
tîr: Ok.
Yanımda bana yardım eden küçük bir topluluk vardı, düşman ise ucu bucağı görünmeyen devasa bir orduydu. Bizim tek bir kılıcımıza karşılık (düşmandan) bin ok yağıyor, attığımız bir ateşe karşı bin cehennem kusuluyordu üzerimize.
28
Hâlimce ecelle pençeleştim
Ettim o kadar adûyu derhem
Seyfim kırılıp atım vuruldu
Düştüm yere vardı göğsüme dem
hâlimce: Gücüm yettiğince, kendi durumumun elverdiği ölçüde.
derhem etmek: Paramparça etmek, altüst etmek, darmadağın etmek.
seyf: Kılıç.
dem: Kan.
Elimden geldiğince ölümle (ecelle) boğuşup pençeleştim; o sırada pek çok düşmanı da darmadağın edip yere serdim. Ancak sonunda kılıcım kırıldı, altımdaki atım vuruldu; ben de yaralanarak yere düştüm ve göğsüme kadar kana bulandım (ağır yaralandım).
29
Ne kâra yarar sinan ü hançer
Ne canlı gezer muin ü hem-dem
Geldi dem-i zillet-i esaret
Mevt özler iken dil-i müellem
sinan: Mızrağın ucundaki sivri demir, mızrak.
muîn: Yardımcı, destek olan.
hem-dem: Can dostu, yoldaş, her anı birlikte paylaşan yakın arkadaş.
dem-i zillet-i esaret: Esaretin aşağılayıcı, onur kırıcı dönemi/zamanı.
mevt: Ölüm.
dil-i müellem: Elemli, acı çeken, dertli, yaralı kalp/gönül.
29
Ne kâra yarar sinan ü hançer
Ne canlı gezer muin ü hem-dem
Geldi dem-i zillet-i esaret
Mevt özler iken dil-i müellem
sinan: Mızrağın ucundaki sivri demir, mızrak.
muîn: Yardımcı, destek olan.
hem-dem: Can dostu, yoldaş, her anı birlikte paylaşan yakın arkadaş.
dem-i zillet-i esaret: Esaretin aşağılayıcı, onur kırıcı dönemi/zamanı.
mevt: Ölüm.
dil-i müellem: Elemli, acı çeken, dertli, yaralı kalp/gönül.
30
Agrep ki yine derdi tekrar
Hatif bu sözü bana demâdem
"Yüksel bu da şive-i Huda’dır
Esrarını sorma kim hatadır"
agrep (ağreb): En garip, en tuhaf, en şaşırtıcı olan.
demâdem: Her an, zaman zaman, sürekli olarak, zırt pırt.
şîve-i Hudâ: Allah’ın tarzı, üslubu, kuluna muamele etme ve tecelli etme şekli.
esrar: Sırlar (Sır kelimesinin çoğulu).
kim hatadır: Çünkü (bu sorgulama) yanlıştır, haddi aşmaktır.
Bu işin en şaşırtıcı yanı şudur ki o görünmez ses, bana her an durmaksızın şu sözleri tekrar edip dururdu: "Yüksel! (Başına gelen bu felakete üzülme) Bu da Allah’ın bir tecellisi, onun kulunu sınama ve terbiye etme tarzıdır. Bunun altındaki sırları sorgulamaya kalkma ki bu, bir hatadır!"
31
Yüksel ne demek nedir bu tahkir
Hatif neden eyler emri tağyir
Düşmanlarıma esir idim ben
Boynumda eğerçi yoktu zencir
tahkir: Aşağılama, hor görme, küçük düşürme.
31
Yüksel ne demek nedir bu tahkir
Hatif neden eyler emri tağyir
Düşmanlarıma esir idim ben
Boynumda eğerçi yoktu zencir
tahkir: Aşağılama, hor görme, küçük düşürme.
hatif: Sesi duyulan fakat kendisi görünmeyen, gaipten seslenen ilahi veya manevi güç.
tağyir eylemek: Değiştirmek, başka bir hâle getirmek, bozmak.
eğerçi: Her ne kadar, ise de, gerçi.
zencir: Zincir.
Bu durumda bile hâlâ 'Yüksel!' demek ne anlama geliyor, nedir bu aşağılama? O iç ses, (içinde bulunduğum bu esaret gerçeğine meydan okuyarak) durumumu neden böyle ters yüz ediyor? Her ne kadar boynumda zincir olmasa da düşmanlarıma esir olmuştum bir kere.
tağyir eylemek: Değiştirmek, başka bir hâle getirmek, bozmak.
eğerçi: Her ne kadar, ise de, gerçi.
zencir: Zincir.
Bu durumda bile hâlâ 'Yüksel!' demek ne anlama geliyor, nedir bu aşağılama? O iç ses, (içinde bulunduğum bu esaret gerçeğine meydan okuyarak) durumumu neden böyle ters yüz ediyor? Her ne kadar boynumda zincir olmasa da düşmanlarıma esir olmuştum bir kere.
32
Maksut ise rütbe-i şehadet
Ben hazır idim kim etti tehir
Ta kalbime olmadı hâlide
Destimde parça parça şemşir
maksut: Amaçlanan, istenilen şey, niyet, gaye.
rütbe-i şehadet: Şehitlik mertebesi.
tehir etmek: Geciktirmek, sonraya bırakmak, ertelemek.
hâlide: Saplanmış, batmış (ok, mızrak veya kıymık gibi).
dest: El
şemşir: Kılıç.
Eğer amaç şehitlik mertebesine ermek ise ben zaten hazırdım; kim erteledi bunu? Elimde kılıcım parça parça olduğu hâlde neden (düşman darbeleri) ta kalbime saplanıp beni öldürmedi?
33
Hakk’ın daha itinası varmış
Ef'alini eylemekte tasvir
Dünyada da bir melek yaratmış
Vermiş ana iktidar-ı takdir
itina: Özen, dikkat, titizlik.
ef'al: Fiiller, işler, davranışlar. (Burada Allah'ın yaratma sıfatı ve sanatı kastedilmiştir.)
tasvir eylemek: Resmetmek, şekillendirmek, görünür kılmak.
melek: Şiirdeki anlamıyla, dünyalar güzeli, saf ve temiz bir kadın olan Perihan'ı simgeler.
iktidar-ı takdir: Kıymet bilme gücü, bir şeyin değerini ve kalitesini tam olarak ölçüp anlama yeteneği.
Hakk’ın daha itinası varmış
Ef'alini eylemekte tasvir
Dünyada da bir melek yaratmış
Vermiş ana iktidar-ı takdir
itina: Özen, dikkat, titizlik.
ef'al: Fiiller, işler, davranışlar. (Burada Allah'ın yaratma sıfatı ve sanatı kastedilmiştir.)
tasvir eylemek: Resmetmek, şekillendirmek, görünür kılmak.
melek: Şiirdeki anlamıyla, dünyalar güzeli, saf ve temiz bir kadın olan Perihan'ı simgeler.
iktidar-ı takdir: Kıymet bilme gücü, bir şeyin değerini ve kalitesini tam olarak ölçüp anlama yeteneği.
Meğer Allah'ın (kendi yüce) işlerini ve tecellilerini göstermekte apayrı bir özeni ve hikmeti varmış. O, bu yeryüzünde adeta melek gibi bir varlık yaratmış ve o varlığa (benim gibi birinin bile değerini, hakikatini) anlayıp takdir edecek sarsılmaz bir güç ve yetenek vermiş.
34
Adil gibi bir esir tuttu
Gönlüm gibi mülkü etti teshir
Yüksel ne demek ki hatif-i gayb
Sensin bana gönlüm etti takrir
Âdil: Adil Giray'ın kendi adıdır.
mülk: Ülke, egemenlik alanı, devlet toprakları.
teshir etmek: Büyülemek, büyüyle ele geçirmek, zapt etmek.
hâtif-i gayb: Görünmeyen alemden, gaipten seslenen ilahi ses.
takrir etmek: Anlatmak, yerleştirmek, kesin olarak bildirmek, ilan etmek.
35
Yükselmeye kalmadı mecalim
Bul derdime varsa başka tedbir
“Beneşimem u ser, bepiş-i payet
Ber hizem u can kunem fedayet”
Not: Şiirin son iki dizesi tamamen Farsça kaleme alınmıştır.
(Ey sevgili!) Senin karşında kalmadı yükselmeye dermanım. Eğer bu derdime başka bir çare varsa onu bul (yoksa ben teslim oluyorum.) "Ayağının dibine diz çöküp başımı koyayım; sonra (oradan senin aşkınla) ayağa kalkıp canımı sana feda edeyim!"
Bu kapanış, romanın ilerleyen bölümlerindeki trajik sonun da bir habercisidir.
İlgili Sayfalar
👉 Cezmi
👉 Namık Kemal
Yararlanılan Kaynak
Cezmi, Namık Kemal, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 3693
Yararlanılan Kaynak
Cezmi, Namık Kemal, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 3693
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Desteğiniz bizim için önemli. Daha iyi içerikler üretebilmemiz için hem "Takip Et" butonuna tıklayarak hem de yorumlarınızla bize destek olabilirsiniz. Ayrıca sayfaya daha rahat ulaşmak için sayfamızı sık kullanılanlar klasörüne eklemeyi unutmayınız.