Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salkım Söğüt

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
      vurulmuş gibi
          kanadından
Yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
                Ne yazık ki ona
dört nal giden atların köpüklü boynuna bir daha
                                                               yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
Atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgar kanatlılar!
Atları rüzgar kanat...
Atları rüzgar,
Atları...
At...

Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
                             renkler silindi
Siyah örtüler indi
                         mavi gözlerine
sarktı salkımsöğütler
                          sarı saçlarının
                                           üzerine

Ağlama salkımsöğüt
                           ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
                                             el bağlama!
                                                   ağlama

Nazım Hikmet Ran

İlgili Sayfalar

Kuvayımilliye Destanı'ndan

Kaynak

Büyük Şiir Antolojisi Cilt 1, Ataol Behramoğlu

Ferhat ile Şirin

  • Nazım Hikmet'in 1948'de yazdığı üç perdelik oyun.
  • Oyunun tam adı; Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu'dur. Eser, aynı adlı ünlü halk hikayesinden yola çıkılarak yazılmıştır.
  • Konu: Oyunda, karşı cinse duyulan aşkın toplumsal ülküye dönüşmesinin hikâyesi anlatılır. Hikayenin asıl kahramanı olan Ferhat, Nazım'ın kalemiyle fedakâr-emekçi bir tipe dönüşecektir.
  • Kişiler: Ferhat, Şirin, Mehmene Banu (Hükümdar), Vezir, Gelen, Şerif, Behzad (Ferhat'ın babası), Hekimbaşı, Müneccim, Dadı Kalfa, Servinaz, Derviş, Ustabaşı...
Özet
Oyun, tellağın hükümdar buyruğunu okumasıyla başlar. Mehmene Banu'nun kız kardeşi Şirin kırk gündür hastadır. Mehmene Banu, kardeşine deva bulacak kişiye tüm hazinesini vermeye hazırdır. Şirin'in rahatsızlığına çare bulamayan Hekimbaşı ile Müneccim'i ölüm korkusu sarmıştır. Ümitlerin tükendiği bir anda saraya esrarengiz bir adam çıkagelir. Oyunda adı "Gelen" olarak geçen adam, Mehmene Banu'ya kardeşini iyileştireceğini söyler. Kendisi için bir şey istemediğini söyleyen adam, insanların düşüncelerini okuyabilmektedir. Gelen, Mehmene Banu'dan kardeşi için köşk yapmasını ister. Bu isteği hemen kabul eden Mehmene Banu'nun yapması gereken bir şey daha vardır. Gelen, kardeşinin iyileşmesi için Mehmene Banu'nun güzelliğini feda etmesini de ister. Mehmene Banu, kendisine aşık olan Vezir'in tüm itirazlarına rağmen bu isteği de kabul eder. Gelen, cebinden çıkardığı şişeyi büyük bir kaseye boşaltır; kaseden alevler fışkırırken içine bir gül ile kuru bir değnek parçası atar. Kasedeki alevler bir kat daha artar. Gelen'e göre ateşte yanan gül, nasıl kuru söğüt dalının külüne karışacaksa Banu'nun güzelliği de kardeşinin yakasına yapışan ölümle öyle karışıp onu yenecektir. Arkası seyirciye dönük, bir eliyle de kardeşinin elini tutan Mehmene Banu'nun yüzündeki değişikliği gören Vezir, kendini öldürmek ister ancak Gelen buna izin vermez. Bu arada Şirin gözlerini açar. Başında bekleyen Dadısına neler olduğunu sorar ancak kendisi için güzelliğini feda eden ablasını tanıyamaz. Mehmene Banu'nun vücudu hala genç ve alımlı olsa da yüzü artık çirkin bir ihtiyar kadının yüzüdür.
Şirin için yapılan köşkün yapımı sürmektedir. Ferhat, yüksek bir iskelenin üstünde köşkün nakışlarını işlemektedir. Behzad, bu işte oldukça iyi olan oğluyla gurur duymaktadır. Dadı Kalfa'nın oğlu olan Şerif de nakış işler. Şerif, annesinin hükümdara olan yakınlığından yararlanıp bir makam elde etmek varken nakkaş olmak isteyen biridir (emeğin önemi). Annesinden dolayı kendisine Şerif Ağa deseler de o, Şerif Usta olarak anılmak ister. Ferhat'ın yaptığı işlere de imrenerek bakmaktadır.
Mehmene Hatun, yanında Şirin olduğu halde köşkte yapılan işleri görmek için gelmiştir. O olaydan sonra Mehmene Banu kendisine bakılmasını yasaklamış, konuşanlar iki ellerini bağlayıp yere bakarak konuşmaktadır. Mehmene Banu, Ferhat'a ilk görüşte aşık olur. Yaptığı nakışları görmeden onu sarayın baş nakkaşı yapar. Ancak bilmediği bir şey daha vardır ki kardeşi Şirin de Ferhat'a aşık olmuştur. Ablasını atlatan Şirin, geri dönerek Ferhat'la konuşur. Şirin'in güzelliği karşısında şaşkına dönen Ferhat da kıza aşık olur. Sultanın cariyelerinden biri sandığı bu güzel kızın, Şirin olduğunu öğrenen Ferhat, "Sabah yıldızına aşık olmuşum." der. Bu arada Şerif, ikili arasındaki konuşmalara tanık olur.

İkinci Perde

Şerif, Ferhat'ın eşi benzeri olmayan yeşil boyasının sırrı karşılığında Ferhat'a Şirin'le buluşması için yardım eder. Annesi Dadı Kalfa'nın yardımıyla Ferhat'ı gizli bir merdivenden Şirin'in odasına çıkarırlar. Uzun uzun konuşan aşıklar kaçmaya karar verirler. Aşıkların kaçması sonrasında Mehmene Banu'nun Vezir'le yaptığı konuşmaya tanık oluruz. Mehmene Banu'nun emriyle aşıkların peşine dört yüz atlı gönderilmiştir. Hükümdar, Vezir'e Ferhat'a aşık olduğunu itiraf eder. Bu arada halk çeşmelerden akan pis su yüzünden kırılmaktadır. Demirdağ pınarının suyunun şehre getirilmesi daha önce denenmiş ancak başarısız olunmuştur. Suyun gelmesi için dağdaki kayaların delinmesi gerekir. Mehmene Banu sorguya çekilen Dadı Kalfa ile oğlunu affetmiştir. Kendine itiraf edemese de uğruna güzelliğini feda ettiği kardeşine kendisini bırakıp gittiği için kırgındır. Ferhat'ın tüm direnmesine karşın yakalanan aşıklar hükümdarın huzuruna getirilir. Kardeşine kıyamayan kadın Sultan, Ferhat'tan Demirdağ'ı delip şehre su getirmesi şartıyla kardeşiyle evlenebileceğini söyler. Ferhat hiç düşünmeden imkansız görünen bu işi kabul eder.

Üçüncü Perde

Aradan on yıl geçer. Şehir halkı, şehre temiz su getirmek için on yıldır çalışan Ferhat'ı görmek için yollara düşmüştür. Ferhat'ın yüz batmanlık gürzünün sesi bir saatlik yoldan duyulmaktadır. Behzad, nakkaşlığı bırakıp bir olmazın peşine düştüğü için oğluna küstür. Yakın zamanda karısını kaybeden adam, oğlunu görmek için Şerif ile yola çıkar. Ferhat, çalışmaya başladığı her yıl için bir kavak dikmiştir. Bu sahnede Ferhat'ı doğadaki varlıklarla konuşurken görürüz. Baba-oğul hasretle kucaklaşır. Behzad, şehir halkının Ferhat'a olan sevgisinden bahseder. Zannedersin ki Şirin'e kavuşmak için değil de onlar için çabalıyorsun, der. Ferhat, babasının sözünü keserek aslında iki işin birbirine karıştığını itiraf eder. Ferhat için şehri suya kavuşturmak, Şirin'e kavuşmaktan daha önemlidir artık. Bu arada Şerif kendisine "usta" dedirtmeyi başarmıştır, o artık Şerif Ağa değil Şerif Usta'dır. Baba-oğul vedalaşır, babası oğluna nasihatlerde bulunup tekrar geleceğini söyler. Behzad ile Şerif'in ardından Şirin gelir. On yıldır görüşmeyen iki aşık hasretle sarılır. Şirin bir müjdeyle gelmiştir. Mehmene Banu, şartından vazgeçmiş, evlenmelerine razı olmuştur. Ferhat, bu habere rağmen Şirin'in beklediği tepkiyi vermez. Ona çalıştığı yeri ve gürzünü göstermek ister. Sonra da heyecanla neler yaptığını anlatır. Kayayı bin adım deldiğinden, karşısına kalın bir kaya yığınının daha çıktığından bahseder. Onu da delince şehir, temiz suya kavuşacaktır. Şirin, Ferhat'ın anlattıklarına bir anlam veremez. Artık kayalardan sana ne diyerek kızar. Şirin, Ferhat'ın kendisine duyduğu sevgiden şüphe etmeye başlamıştır. Halbuki Ferhat, Şirin'i hala çok sevmektedir, ama başladığı işi bitirmek ister. İnsanlar ona güvenmektedir; şehri temiz suya kavuşturmak, ölümlere son vermek bir şeref meselesi haline gelmiştir. Ferhat, Şirin'e kendisini ziyarete gelmesi için ikna etmeye çalışır ancak bu da pek mümkün değildir. Mehmene Banu, Şirin'e "Eğer Ferhat, işini hemen bırakıp seninle dönmezse şartımı geri almam." demiştir. Şirin, kendisine sarılmak isteyen Ferhat'ı yavaşça iter; ağlayarak uzaklaşır. Ferhat bir kayanın üstüne çıkarak Şirin'in kaybolduğu istikamete doğru bakar bir süre. Sonra gürzüne doğru ilerken bir kadın, kucağında çocuğuyla çıkagelir. Kadın, çocuğunun Ferhat gibi yiğit olmasını istemektedir. Ferhat, kucağına aldığı çocuğa bakıp "O, benden yiğit olsun, ben o kadar yiğit değilim." der. Son sahnede gürzünü alır, kalabalığı açarak mağaraya girer. Kadın, kucağındaki bebeğine "Gürzün sesini dinle, oğlum... Gürzün sesini dinle..." derken perde kapanır.

İlgili Sayfalar

Nazım Hikmet
Cumhuriyet Dönemi Tiyatro Özetleri

Nazım Hikmet Ran (1902-1963)

Nazım Hikmet Ran
  • Toplumcu şiir anlayışının öncü ismi, şair, yazar. 
  • 1901'de Selanik'te doğdu. (Resmi kayıtlarda 1902 olarak geçmektedir.)
  • Büyük babası Mehmet Nâzım Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nda valilik yapmış bir Mevlevi'dir. 
  • Babası Hikmet Bey ise İttihat ve Terakki iktidarında Matbuat Müdürlüğü yapmıştır. Annesi Celile Hanım ise ressamdır.
  • Annesinin büyük babası Mustafa Celâlettin Paşa, İstanbul'a gelerek Müslümanlığı kabul eden Borjenski soyadlı Polonyalı bir Türkolog, mühendis ve topograftır. (Şairin yurt dışında iken Polonya vatandaşlığını seçmesinin nedeni)

Kerem Gibi

Hava kurşun gibi ağır!
Bağır
       bağır
              bağır
                     bağırıyorum
Koşun
        kurşun
               erit-
                  meye
                         çağırıyorum.

O diyor ki bana:
— Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                                 Kerem
                                                     gibi
                                                          yana
                                                                yana...

"Deeeert
             çok,
                 hemdert yok"

Yürek-
        lerin
kulak-
       ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
— Kül olayım
                  Kerem
                         gibi
                            yana
                                  yana.

Ben yanmasam
                   sen yanmasan
                             biz yanmasak
                   nasıl
                       çıkar
                          karan-
                                   lıklar
                                       aydın-
                                               lığa...

Hava toprak gibi gebe
Hava kurşun gibi ağır
Bağır
        bağır
               bağır
                      bağırıyorum.

Koşun
        kurşun
                 erit-
                      meye
                             çağırıyorum.

1930 Mayıs

Nazım Hikmet


İlgili Sayfa

Kuvayımilliye Destanı'ndan

Kuvayımilliye Destanı'ndan

Başlangıç

Onlar

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra 
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için:
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.

Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir,
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır,
Kerem'dir 

ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahpe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yûnusu biçâredir,
baştan ayağa yâredir",
ağu içer su yerine.
Fakat bir kere bir dert anlayan düşmeye görsün önlerine
ve bir kere vakterişip
"Gayrık yeter!..."
demesinler.
Bunu bir dediler mi, "İsrafil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur",
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmaya.
Ne kendi nefsini korur, 
ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır, 
kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmaya..."

Sekizinci Bap'tan Bir Bölüm

Dağlarda tek
tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel,
rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 

birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu. Paşalar: "Üç", dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.