Ahmet Rasim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Rasim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şehir Mektupları

Ahmet Rasim
Ahmet Rasim'in 1897-1899 yılları arasında Malumat gazetesinde yazdığı yazılardan oluşan eseri.
Yazıların büyük bir kısmı sohbet türündedir. 
Dört ciltlik eser, edebiyatımızdaki şehir yazılarının ilk örneğidir.
Eser, II. Abdülhamit dönemindeki İstanbul'un sosyal hayatı, kültürel yapısı, mekânları hakkında oldukça zengin bir kaynaktır.
Dönemin İstanbul ağzı yazılarda bütün incelikleriyle ustaca kullanılmıştır.
Eserde mizah unsuru ön plandadır.

Seçmeler

Birinci Mektup'tan...

Yeni gördüm ama ne garip şey, meğer kömürcüler karda, donda buram buram terler; tatlı, sıcak, güneşli havalarda da tiril tiril titrerlermiş. Geçenki soğuklarda bizim mahalledeki kömürcüyü görseydiniz şimdiki haline bakıp acır ve: 
— Zavallı adam! Kim bilir kaç aydan beri sıtma hastalığı çekiyor, derdiniz. Zavallı! "Bereket" dediği kömür tozlu kürkünü renkçe pek de farkı olmayan kulaklarına kadar çekmiş, iskemlesinde oturmuş, arpacık kumrusu gibi düşünüp duruyor. Birine bu halini sordum: 
— Fukaralık halidir ne yapsın, dedi. 
Diğerine sordum: 
— Hele bir kar yağsın da gör. Ne kabadayı olduğunu o zaman gösterir, dedi.

Ahmet Rasim (1865 - 1932)

Ahmet Rasim
  • Gazeteci, yazar, bestekâr, milletvekili.
  • 1865'te İstanbul'da doğdu. Posta Telgraf memuru olan babasının evi terk etmesi üzerine annesi Nevber Hanım tarafından zor şartlarda büyütüldü. 
  • 1883 yılında Darüşşafakadan mezun oldu. 
  • Posta ve Telgraf Nezaretine memur olarak girdi. 
  • Bir süre sonra hayatını yazarak kazanma hevesine düşerek Fransızcadan çevirdiği bazı yazıları Ahmet Mithat Efendi’ye götürdü. Gördüğü ilgi üzerine memuriyeti bırakarak yazı hayatına girdi (1885). 
  • Yazıları Tercüman-ı Hakikat gazetesi başta olmak üzere devrinin birçok gazete ve dergisinde yayımlandı.
  • 1908'de Hüseyin Rahmi ile Boşboğaz ile Güllabi adıyla bir mizah gazetesi çıkardı.

Üç Deliye Bir Akıllı

Ahmet Rasim
Herkesin varlığından emin olduğu halde ele geçiremediğinden dolayı acındığı ve bezginlik getirdiği bir “lâfzî murâd” varsa o da mutlaka bahtiyarlıktır. Bununla birlikte görünürde bu duygulanmayı meydana koyan pek çok ruhî belirtiler vardır. Hatta hakimlerden çoğu, kendi halinden hoşnut olanları mutlu kişilerden saymışlardır.
Benim gençliğimde, meczuplardan bir Şemsi Paşa vardı ki başında armudî iki karış fes; sırtında göğüs tarafı tenekeden yapılmış nişan taklitleri ile süslü uzun bir setre; belinde eğri, uzun bir kılıç; ayaklarında teki tekine uymaz kunduralarla güle oynaya gezinir, kendisine: “Paşa, bu kılıcı sana kim verdi?” denildi mi, tam bir gurur ve övünçle: Moskof kralı verdi, dedikten sonra: Hele vermeyeydi, yollu böbürlenirdi. Merak edip de: “Vermeyeydi, ne yapardın Paşa?” dediniz mi, iri gözlerini devirerek: “Tacını tahtını başına geçirirdim!” karşılığını verirdi. O ne manzaraydı, Allahım! Yanılıp da: “Sallan Paşa!” demeli de Memiş’imi görmeliydiniz! Baba-hindinin lafı mı olurdu? Şişer, puflar, bu kendini zorlamadan gerdan, karın çıkar, kollar sağlı-sollu kulaç atar, tenekeler oynar, kılıç takır takır sürterdi!
Siz bu adamın o zamanda yaratılıp yoktan var edilişindeki hikmete bakın ki o hali ile o tafracılığı ile “zamanın alaycılığı” denilen tesirli ibreti gösterirdi. O kadar ki kendisi halinden memnun, adeta mutlu görünerek aramızda gezinip dururdu. Hiç şüphe yok ki mutluluğunu duya duya ölmüştür!
Ya, Deli Salih'e ne diyeceksiniz? (Adam, eski deliler de kalmadı!) Başta sivrikoz külah, yüzde geyik bir burun, elde fener, ayakta yüksek nalınlar, en küçük bir vesile ile, hemen her gün, kutsal ve yaratılmış ne varsa hepsine söve-saya, ölünceye kadar mutlu yaşadı.
Hele bir dirice söz söyleyin. Duyanlar Salih’in tarafına geçer, cezbe sahiplerine laf sokmayı size gösterirlerdi! Zavallı anneciğim, bir gün sokakta onun savurduğu küfürleri duymuş, kulaklarını tıkamış, eve gelir gelmez seccadeye oturmuş, saatlerce günahlarını bağışlatmaya uğraşmıştı.
Herkesin bildiği şu Çıplak Mustafa'nın ardı sıra koşup sarılanları, "Belki Hızırdır!" diye elinin baş parmağını yoklayarak * avucunu öpenleri görürdüm de bana bacağıma bakmadan bir el öpme gayreti gelirdi.
Delilerine bu denli saygı gösteren bir milletin akıllılarını ne denli ululayacağını kestirmek güç bir şey değilse de zamanın vermek üzere bulunduğu “eğitime” dikkat ve basiretle bakmak, ondan düşünce payı çıkarmak daha büyük bir saygı gösterisi gücündedir. Dün bir zat söylüyordu: “Zamanı” yolu yordamı ile dinleyelim! Belki bu yüzden mutlu oluruz!"

Ek Bilgiler 

lâfzî murâd: Adı ver kendi yok
setre: Düz yakalı, önü ilikli bir tür ceket
cezbe sahibi: Kendisini Allah aşkına bırakmış, bu dünyadan vazgeçmiş
* Bir inanca göre Hızır'ın baş parmağında kemik yoktur. O nedenle baş parmak yoklanır. 

İlgili Sayfalar


Sohbet

Kaynak

(Eşkal-i Zaman, Ahmet Rasim, MEB Yayınları, 1992, s.137,138,139)