Evliya Çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evliya Çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Cadı Hikayesi

Evliya Çelebi, misafir olduğu bir Bulgar köyünde yaşadığı garip bir olayı Seyahatname'sinde şöyle anlatmaktadır:

"Bir odada ateşin kenarında rahatlıkla otururken şunu gördüm: Kapıdan içeri çirkin suratlı bir ihtiyar kadın saçlarını dağıtarak girdi. Çekinmeden ateşin başına oturdu. Kendi dili ile birçok küfürler etti. Ben öyle anladım ki, dışarıda adamlarımız biraz uygunsuz hareketler yapıp olmayacak isteklerde bulunmuşlar. Adamlarımı çağırıp tembih ettiğimde, 'Asla bir şeyden haberimiz yoktur' dediler. Sonra bu kocakarının yanına yedi çocuk gelip çağal çuğal Bulgarca söyleşerek ateşin etrafını sardılar. Bana asla yer komadılar. 'Garip bir manzara!' diyerek yakadan seyrederdim. Onu gördüm ki o ihtiyar kadın ocaktan biraz kül alıp ötesine berisine sürdü, elinde kalan külü de bir efsun okuyup ocak başındaki çıplak yatan kızların ve oğlanların üzerlerine saçtı. Onların yedisi de birer piliç olup çu, çu demeye başladılar. 

Seyahatnamedeki İzmit (Kocaeli)

Matrakçı Nasuh
(16.yüzyıl İzmit)
17.asrın ünlü seyyahı Evliya Çelebi'nin İzmit'e yaptığı seyahatin bir bölümü aşağıya günümüz Türkçesi ile aktarılmıştır.

İznikmit (İzmit) Vilayetine Seyahatimizin Ayrıntıları


O hafta (21 Haziran 1640) ilk günü akrabalarımızdan Kuloğlu Mehmet Reis'in gemisiyle İzmit'e gitmek için aziz babamızın mübârek ellerini öpüp izin alarak Bismillah ile (yola çıktık).

İzmit Kalesi, İstanbul Rum'u keferesi elinde iken 1331(?) tarihinde Orhan Gazi fethetmiştir. Ama fethinde zorluk çektiğinden fethettikten sonra kalesini yer yer yıkmıştır ki bir daha kafirler açgözlülüğe kapılıp cehennem yurdu etmek arzusuna düşmeyeler. Hâlâ o zamandan yıkıntılardan kalan deniz kıyısında dört köşe, bir kapılı, büyük bir kule sığınma yeri var. Bir kale muhafızı ve 10 neferi vardır. İçinde bol miktarda gemi yapımcıları için keresteler vardır, başka şey yoktur. Orhan Gazi denizler gibi asker ile bu kaleyi ilk defa kuşatmaya Koca Bey'i (Akçakoca) kumandan edip "İznimdir var git" buyurmuşlar. Kale fetholunca ismine "İznim git" demişler. İzmit, "İznim git" ten bozulmadır. Bazıları İznikmit derler, bir kısım insanlar İzmigit derler. Fetihten sonra Koca Bey yine kumandan olup Filipo (?) vilâyetini fethedince ismine Kocaili (Koca Bey'in İli -Kocaeli) dediler.
İzmit o amber kokulu temiz toprakta kurulmuştur ki her tarafı İrem köşesi bir diyardır. Daha sonra Fâtih Sultan Mehmet Han, Anadolu eyaletini yazdırdığı sırada bu İzmit'i Anadolu eyaletinde kaydettirip sancak yazmıştır. Birkaç kere zamanımızda üç tuğlu vezirlere arpalık şeklinde verilirdi.
...
Mamur ve şenlikli büyük bir şehirdir. İskelesi sanki Mısır iskelesidir ve zengin tüccarları vardır. Yeniçeri serdârı, sipah kethüdası, müftüsü, nakibüleşrafı, seçkinleri ve ileri gelenleri gayet çoktur. Çoğu kereste tüccarıdır. Çeşit çeşit kıymetli kumaşlar giyerler. Muhteşem yeniçeri oturakları ve korucuları vardır. Bu şehirde tamamı 3500 donanımlı ve süslü tabaka tabaka bağlı ve bahçeli mamur ve bakımlı kırmızı kiremit örtülü evler vardır.
Mükellef saraylarının en büyüğü Bağdat Fâtihi Sultan IV. Murad Sarayı'dır ki bağ ve bahçeli büyük bir saraydır ki anlatılmasında dil âciz kalır. Hâlâ padişahlara mahsustur. Bahçe üstadı ve iki yüz adet bostancı neferi vardır.
Şehir yirmi üç mahalledir. Üç mahallesi Hristiyan ve bir mahallesi Yahudidir. Yirmi üç cami vardır. Bunların en eskisi çarşı içinde Mahkeme Camii (Fevziye Camii) bir minareli, örtülü, aydınlık bir camidir. Ve deniz kıyısında Pertev Paşa Camii (Yeni Cuma Camii) selâtin camii gibi kurşun kubbeli ve bir minareli aydınlık camidir. Süleyman Han Veziri Pertev Paşa yedi sene hakim olup inşa etmiştir. Gayet aydınlık ve süslü tatlı bir camidir ki Koca Mimar Sinan yapısıdır.
...
Bu şehrin bütün evleri yüksek bayırlar üzerine kurulu olup pencereleri kıble tarafında denize bakar. Bütün sokakları tamamen beyaz taş ile kaldırım döşelidir. Bütün hanelerinin arkası dağlardır ve dağlar üzere bağlardır. Suyu ve havasının tatlılığından halkı sağlam ve kuvvetlidir. Yüzlerinin rengi beyazdır.

Bu Şehrin Yiyecek ve İçeceklerinden Meşhur Olanlar

Evvela doğu tarafındaki dağlara "ağaç denizi" derler. İçinde insan kaybolur. Göklere yükselmiş öyle büyük ağaçlar vardır ki her birinin gölgesinde on bin koyun gölgelenir. Güneş tesir etmez, hudutsuz dağlardır. Bu ormanlık dağlar içinde çeşit çeşit tahtaları biçecek su ile dönen bıçkı değirmenleri vardır. Bu dağlarda elli arşın yükseliğinde çıpa direği keserler. Rumeli ve Balvan direkleri meşhurdur. İzmit Körfezi'nin bittiği yerde, deniz kıyısında çok meşhur tuzlası vardır. Tuzu son derece lezzetli olduğundan ayrıca tuz emini vardır. şehir içinde camilerde, çeşmelerde akan suları ab-ı hayat gibidir. Beyaz kirazı ve kızıl elması da meşhurdur.
...
Bu şehir içinde akrabamız Kuloğlu Mehmet Çelebi hanesinde on gün zevk ve safa edip nice dost ve ahbapla tanıştım. Oradan yine gemiye binip denizin karşı tarafında üç mil uzaklıkta Baş İskele'ye geldik. Buradan yine gemiye binip otuz mil uzaklıktaki konak yeri olan Dil İskelesi'ne geldim. Karşı tarafındaki Gebze Dili ile Gekboza Dili Üsküdar tarafındadır. Bu ise Hersek tarafından hakikatte denize doğru uzanmış bir dildir.

Dilin Meydana Gelişinin Sebebi


Rivayete göre Orhan Gazi asrında dünyayı dolaşan bir seyyah derviş, buradaki gemicilere gelip: "Oğullar, beni karşı tarafa geçirin." der. Onlar da geçirmeyip giderler. O dünya seyyahı derviş hemen eteğine toprak doldurup: "Biz Allah'ın emriyle böyle geçeriz." diye eteğinden toprağı denize döktükçe deniz kara olur. Bu şekilde geminin arkasından yürür gider. Bu durumu gören gemiciler: "Aman sultanım! Boğazı doldurup ekmeğimize mani olma. İstanbul'dan İzmit'e gemiler geçmez olur. Lütfen burası gemilerimize lazım." diye yalvarırlar. O da on iki bin kadar denizde yürüyüp doldurduktan sonra gemiye girer. Halen onun için "Dil" derler bir sivri kumsal burundur. Derviş Hazretleri de karşı tarafa geçince kerametlerini meydana vurduğu için derhal temiz ruhlarını Cenab-ı Hakka teslim ederler. Gekboza Dil İskelesi yakınında "Dil Baba Dede" adı ile gömülüdür.
Bu Hersek Dili burnunda büyük bir han vardır. Gelip geçenlere açık olup herkes misafir olarak karşı taraftan kayıkların gelmesini bekler. Burayı Hersekoğlu Ahmet Paşa - ki Fatih'in vezirlerindendir. - yaptırdığından "Hersek Dili" derler. Böyle bir burundur. Sonra bu dilden yelken açıp Kara Yalva (Yalova) iskelesine vardık.


➤ Evliya Çelebi Kimdir?

Seyahatname'den Alıntılar

Roketle Göğe Yükselen İlk İnsan

Şehzade Mustafa'nın Öldürülmesi

Şehzade Mustafa'nın Katli
Osmanlı tarihinde vicdanları en çok yaralayan olaylardan biri de Şehzade Mustafa'nın katlidir. Mustafa, 46 yıl tahta kalan Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğludur.
Hem Yeniçeri Ocağı hem de halk tarafından çok sevilen Şehzade'nin, babasının emriyle nasıl katledildiğini Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde şöyle anlatmaktadır:

Orijinal hali

Çelebi Sultan Mustafa ibn Süleymân Hân sene (?) târîhinde Süleymân Hân Acem seferine giderken Karaman Ereğlisi'ne vardıkda, Şehzâde Mustafâ kânûn-ı şehzâdegân üzre pederi Süleymân Hân'ın pây-ı semendine yüz sürüp rikâb-ı pâdişâhîde otağa varınca hasûd u müfsidînlerin hilâf-ı inhâlarıyla Çelebî Mustafâyı ma‘nûkan şehîd edüp otak önüne na‘şın bırağup cümle halk Süleymân Hân'dan nefret edüp Şehzâde-i mazlûmun mevtine târîh "Mekr-i Rüstem"dir, sene (?) Ba‘dehû na‘ş-ı Mustafâ Çelebi'yi Bursa'ya getirüp bu Murâd Hân türbelerinde âsûde kıldılar.

Günümüz Türkçesi (düzenlenmiştir)

1553 tarihinde Süleyman Han, Acem seferine giderken Karaman Ereğlisi'ne vardığında, oğlu Şehzâde Mustafa, Şehzâdeler Kanunu üzere babası Süleyman Han'ın ayaklarına yüz sürmek için padişah otağına vardı. Haset ve bozguncuların yalan haberleriyle Çelebi Mustafa burada boğularak şehit edildi. Cenazesi otağ önüne bırakılınca bütün halk Süleyman Han'dan nefret etti. Mazlum Şehzâde'nin vefatına tarih "Mekr-i Rüstem"dir, sene (1553). Daha sonra Mustafa Çelebi'nin naaşını Bursa'ya getirip Murad Han türbesine defnettiler.

Ek Bilgi

Taşlıcalı Yahya'nın Mersiyesi


Bu olay üzerine birçok mersiye yazılmıştır. Bu mesnevilerden en ünlüsü 16.yüzyıl divan şairi Taşlıcalı Yahya'ya aittir. Yahya Bey, yazdığı mersiyede Sadrazam Rüstem Paşa’yı ve dolaylı olarak Kanuni Sultan Süleyman'ı suçlayıcı ifadelere yer vermiştir. Bu mersiye nedeniyle Kanuni'nin himayesini kaybeden sanatçı, İzvornik sancağına sürgün gitmiştir.

Şehzade Mustafa Mersiyesi'nden...

Meded meded bu cihânûn yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlîleri aldı Mustafâ Han’ı


Günümüz Türkçesi: İmdat! Eyvahlar olsun! Bu cihanın bir yanı yıkıldı; (zira) ölüm eşkıyaları Şehzade Mustafa’yı yok ettiler.

Tulundı mihr-i cemâli, bozuldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i Osmânı


Günümüz Türkçesi: Güzel yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı; Padişahı bile, hile ile günaha soktular.


İlgili Sayfalar

Evliya Çelebi


Roketle Göğe Yükselen İlk İnsan


Kanat Takıp Uçan Hezarfen Ahmet Çelebi


Viyana'da Şahit Olduğu Beyin Ameliyatı


Evliya Çelebi'nin kaleminden 4.Murat Han


Divan Edebiyatı Nesir Yazarları Özet

Lagari Hasan Çelebi

17.yüzyılda yaşamış Osmanlı bilim insanı. 
Kendi yaptığı yedi kollu bir fişekle (roketle) dikey uçuşu gerçekleştirmiş ilk insan olarak bilinir. Hezarfen Ahmet Çelebi de olduğu gibi bu olayın da tek kaynağı Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'dir.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nden...

İlgili Bölümün Orijinal Hali

Murâd Hân'ın Kaya Sultân nâm bir duhter-i pâkîze-ahteri vücûda geldikde şâdumânî-i akîka olduğu gece bu Lâğarî Hasan elli vukiyye bârûd-ı ma‘cûndan yedi kollu bir fişeng îcâd edüp Sarâyburnu'nda Hünkâr huzûrunda deryâ üzre fişeğe Lâğarî binüp şâkirdleri fişeğe âteş edüp Lâğarî, "Pâdişâhım seni Hudâ'ya ısmarladım Îsâ Nebî ile kelimâta gideriz." deyü evc-i âsumâna urûc ederken temcîd [u] temhîdler ederek dahi yanında olan fişenglere âteş edüp rû-yı deryâyı çerâgân eyleyüp bâm-ı felekde fişek-i kebîrin bârûdu kalmayup zemîne nüzûl ederken ellerinde olan kartal cenâhların açup Sinânpaşa kasrı önünde deryâya düşüp şinâverlik ederek uryânen pâdişâh huzûrunda zemîn-bûs edüp, "Pâdişâhım, Îsâ Nebî pâdîşâhıma selâm eyledi" deyü şaka edüp bir kîse altun ve yetmiş akçe ile zümre-i sipâhdan olup Kırım'da Selâmet Geray Hân'a gidüp anda merhûm oldu, rahmetli yâr-ı gâr-ı sâdıkımız idi rahmetullâhi aleyh.

Günümüz Türkçesi

Murad Han'ın Kaya Sultan adlı yıldız gibi temiz kızı doğduğu gece akika şenliği oldu. Bu Lâgarî Hasan, elli okka barut macunundan, yedi kollu bir fişek icat etti. Sarayburnu’nda Hünkâr huzurunda fişeğe bindi. Talebeleri fişeği ateşlediler. Lâgari: "Allah'a ısmarladık, İsa Peygamber ile konuşmaya gidiyorum!" diyerek dualar ederek göklere doğru çıktı. Yanında olan fişekleri ateş edip deniz yüzünü aydınlattı. Gök kubbede büyük fişeklerin barutu kalmayıp da yere doğru inerken ellerinde olan kartal kanatlarını açıp Sinan Paşa Köşkü önünde denize indi. Oradan yüzüp çıplak halde Padişahın huzuruna geldi. Yeri öperek "Padişahım! İsa Peygamber sana selam eyledi." diye şakaya başladı. Bir kese akça ihsan olunup yetmiş akça ile sipahi yazıldı. Sonra Kırım’da Selamet-Giray Han'a gidip orada vefat etti. Rahmetli yakın dostumdu. Allah rahmet eyleye.


Hezarfen Ahmet Çelebi

Galata Kulesi
17.yüzyılda yaşamış Türk bilgini. 
Adının önündeki "Hezarfen" sözcüğü "bin fenli-bilimli" anlamına gelmektedir. Kendi icadı olan kanatlarla kendisini Galata Kulesi'nden bırakarak Doğancılar Meydanı'na inmeyi başarmıştır. Bu olayı anlatan tek kaynak Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'dir.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinden...

İlgili Bölümün Orijinal Hali

İbtidâ Okmeydânı minberi üzre yıldız rûzgârı şiddetinde kartal kanatlarıyla sekiz tokuz kerre eflâkde pervâz ederek
ta‘lîm edüp ba‘dehu Sultân Murâd Hân, Sarâyburnu'nda Sinânpaşa köşkünden temâşâ ederken Galata kullesinin tâ zirve-i a‘lâsından Ahmed Çelebi lodos rûzgârıyla uçup Üsküdar'da Doğancılar meydânına düşdüğü müsbettir. Ba‘dehu Murâd Hân bir kîse altun ihsân edüp Hezârfen Ahmed Çelebi'yi Cezâyir'e nefy-i ebed edüp anda merhûm oldu. Ahmed Çelebi hakkında Murâd Hân, bu âdemden pek havf edecekdir kim her ne murâd edinse elinden gelir, deyü nefy etdi.

Günümüz Türkçesi

Ahmet Çelebi'nin, öncesinde Okmeydanı Namazgahı üzerinde yıldız rüzgarı şiddetinde kartal kanatlarıyla sekiz dokuz kere gökyüzünde uçarak talim edip ondan sonra Sultan 4.Murat Han Sarayburnu'nda Sinânpaşa Köşkü'nden izlerken Galata Kulesi'nin en yüksek noktasından lodos rüzgarıyla uçup Üsküdar'da Doğancılar Meydanı'na indiği kaydedilmiştir. 
Sonrasında Murat Hân bir kese altın verip Hezârfen Ahmed Çelebi'yi Cezâyir'e -bir daha dönmemek üzere- sürgün etti ki kendisi orada vefat etmiştir. Ahmet Çelebi'yi sürgüne gönderen Murat Han Ahmet Çelebi hakkında: "Bu adamdan pek korkmak gerekir çünkü her ne isterse elinden gelir." demiş.

Not: Galata Kulesi ile Doğancılar Meydanı arasındaki mesafe ise 3,35 km'dir.

İlgili Sayfalar

Evliya Çelebi (1611-1685?)

  • 17.asır Türk seyyahı. 
    Evliya Çelebi
  • Evliya Çelebi, bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunan ve orijinal metni 4.000 sayfa tutan 10 ciltlik seyahatnamenin yazarıdır. 
  • Evliya Çelebi’nin ailesi, İstanbul’un fethinden sonra Kütahya’dan gelip Unkapanı yöresine yerleşmiştir.
  • Seyahatname’ye dayanan bilgilere göre Evliya Çelebi, 25 Mart 1611 tarihinde burada doğmuştur.

Evliya Çelebi'nin Kaleminden IV.Murat

IV. Murat
Vücut yapısı: 

Uzun boylu, şişman ve iri vücutlu, yuvarlak yüzlü, mübarek sakalları siyaha yakın, açık kaşlı, ela gözlü ve gözünün beyazı çok idi. Omuzları geniş, beli ince, pazuları kalın, elleri arslan pençesi gibi idi. Osmanlı sülalesinde böyle zapt edici, bağlayıcı, âdil, sert ve şiddetli, kan dökücü, eşkıya düşmanı, asker öldüren, Rüstem gibi kuvvetli, yiğit ve cesaret örneği bir padişah gelmemiştir (cilt 1,s.163).

Pazu İdmanı


Yine bir gün Gazi Murad Han İstanbul'da Eski Saray'a göç etti. Saray meydanında atış talimleri yaparken Sultan Bayezit Cami'nin sağ tarafındaki minarenin alemi üzerine bir karga konmuştu. Murad Han bu kuşu görerek altındaki Nogay Elçisi adlı süratli atını mahmuzladı, şimşek gibi yetişerek elindeki ciridi minare üzerindeki kuşa attı. Allah'ın emri ile isabet ettirerek düşürmüştür. Cirit karganın leşi ile birlikte minarenin dibine düştü. Mesafe bir ok atımı idi. Eski Saray'ın tam ortasındaki cirit meydanı nerede... Bayezid Camiinin minaresi nerede! Matematik olarak hesap edilse o cirit, minarenin tepesindeki kargaya isabet etmeseydi belki de minarenin üstünden aşıp yere inerek bir ok menzili daha gider, ihtimal ki Tavukpazarındaki Dikilitaş'a düşerdi. Doğrusu şaşılacak bir pazu idmanıdır (cilt 1,s.190).

Murad Han'ın Alışkanlıkları: 


Yaz ve kış her cuma gecesi bilginleri, şeyhleri ve hafızları toplayarak ilmî tartışmalar yaptırırdı. Cumartesi geceleri ilahi okuyanların, gazelhanların ve saz çalanların şarkılarını dinlerdi. Pazar geceleri Tıflî, Cevrî, Nefî, Arzî, Nedim, Nisarî, Beyanî ve Uzletî gibi şairlerle sohbet ederdi. Pazartesi gecesi Kör Hasan Oğlu, damadı Muslî Çelebi, Mukallid Cıfid Hasan, Akbaba, Sarı Çelebi, Çakman Çelebi ve Simitçizade gibi oyuncuları, Batâ Oğlu Yarpol kolu, Osman kolu, Nazlı kolu, Ahmet kolu gibi çengileri toplayarak Hüseyin Baykara meclisleri yapardı.
Salı gecesi güngörmüş ihtiyarlar ile sohbet ederek konuşmalarından faydalanırdı. Çarşamba gecesi halkın salihleri ve hayır sahipleri ile, Perşembe gecesi dervişler, macera sahibi ve maarif erbabı ile sohbet ederlerdi. Her sabah divana çıkar ve Müslümanların işlerini görmeye dikkat ederlerdi. 

Dört tarafındaki düşmanlardan intikam alıp Osmanlı ülkesi üzerine kuş kondurmaz, Müslüman ve Hristiyan herkesi emniyet içinde bulundururdu. Eğer bütün huylarını yazmaya kalkışsak büyük bir kitap teşkil eder (cilt 1,s.191,192).

İlgili Sayfalar İçin Tıklayınız!

Evliya Çelebi

Evliya Çelebi'nin Viyana'da İzlediği Ameliyat

Evliya Çelebi, Viyana’da izlemesine izin verildiğini belirttiği bir ameliyatı aşağıdaki biçimde anlatmaktadır:

Rabe suyu cenginde Kral'ın bir akrabasının başına kulağı yanından bir kurşun girip kafasının içinde kalmış. Bu yaralı kefere ne ölür ne iyileşir. Sonunda Kral der ki: "Benim ecdadımın şifa evlerinde bu kadar para yiyen görevli usta cerrahlar var. Bu benim akrabama bir deva bulsunlar yoksa hepsinin rızkını keserim." Stefan Kilisesinin cerrah başının buna ilaç yapacağını öğrendiğimde cerrahbaşıya varıp samimiyet kurdum. O an yaralıyı getirdiler. Bir sedir üzerine yatırdılar. Başı Adana kabağı, burnu Mora patlıcanı gibi her tarafı şişmişti. Hekimbaşı orada bulunanların hepsini dışarı kovdu. Yanında bir adamı ve ben kaldık. Sıcak, camlı bir oda idi. Heman yaralıya bir fincan zağferan gibi bir su içirdi. Yaralı kendinden geçip mest oldu. Odanın içinde bir mangal yakıp bir köşeye koydu. Hekimin adamı yaralıyı kucağına aldı. Hekim, yaralının başını kenarlı bir yere koyup kayış ile bağladı. Keskin bir usturayı eline aldı. Yaralının eline oturdu. Herifin alnının derisini iki kulağına varıncaya kadar çizdi. Sağ kulağı yanından derisini biraz yüzdü. Bembeyaz kafa kemiği göründü. Ama bir damla dahi kan akmadı.Kulağı yanından, şakak kısmında kafayı deldi. Demir mengene sokup mengenenin burgusunu burdukça herifin başının kemiği ayrılmaya başladı. Yaralı o an biraz hareket etti. Sonra yine mengeneyi burdukça kafatasının kapağı diş diş açılıp enseden tarafa beyni göründü. Başının içi, kulakları arasında sümük gibi sıvılarla dolu idi. Beyninin yanında tüfek kurşunu duruyordu. Beşer dirhem çakmaklı tüfek kurşunu imiş. Beynin zarı yanında kana bulanmış halde idi. Cerrah hemen çıkarıverdi. Bana: "Gel bak gör, bu insanoğlunun bir lokma ekmek için başına gelene" dedi. Ben biraz ileri vardım. Ağzıma ve burnuma örtü koydum. Yaralının kafasının içine baktım. Allah'ın büyüklüğü insanın beyni kafa içinde sanki tavuk yumurtasından yavrusu henüz çıkmış, gözleri, başı, burnu, kanatları bozulmuş gibi durur. Ama üzerinde kalın, beyaz bir zarı var. Cerrah beni ağzı örtülü olarak adamın başına baktığımı görünce bana: "Ağzını ve burnunu örtüp niçin bakarsın" diye sordu. Ben: "Bakarsın aksırırım ya öksürürüm, nefes alıp verirken adamın başı içine rüzgar girmesin diye ağzımı ve burnumu kapadım." dedim. Cerrah: "Aferin, Allah mübarek etsin, sen bu ilmi öğrenseydin iyi bir cerrah olurdun. Bakışından anladım ki bu dünyada çok şey görmüşsün dedi." Sonra hemen acele ile yaralının beyni yanındaki kurşunu aldı. Sarı sünger gibi bir şey ile kurşunun çıktığı yerde pıhtılaşmış kanları, sarı suları aldı. Süngeri şarap ile yıkayıp yine kafanın içini ve beynin etrafını temizce sildi. Sonra yine kafayı yerine koyup tepesinden ve çenesi altından yassı kayışlar ile sıkıca sarıp bir kutu alarak ortaya koydu... Kutunun içinden iri, atlı karınca dedikleri bir karıncayı alıp adamın kafasının derisinin kesilen yerlerine koydu. Aç karınca iki deriyi birden ısırınca cerrah hemen karıncanın belinden makas ile kesti. Karıncanın başı iki deri kenarından ısırmış olarak kaldı... Bir kulakta bir kulağa varıncaya kadar seksen adet karıncanın başına kesik deriler ısırtıldı. Sonra merhemler sürüp, sarıp, sarmalayıp adamı bir döşeğin köşesine dayadı. Yanlarına yastıklar kondu. Baştaki kurşun çıkarılan deliğe fitil sokup onun da üzerine merhem sürüp sardı. Sonra oda içinde pis kokulu bir şey yakıldı...Sekizinci gün adam biraz güç bulup hareket etmeye başladı. On beşinci günde Kral'ın yanına gitti...


İlgili Sayfalar

Evliya Çelebi

Divan Edebiyatı Nesir Yazarları Özet


Kaynak: Evliya Çelebi Seyahatnamesi 7.Cilt s.157,158