Bu sofracık, efendiler ki bekler yutulmayı
Huzurunuzda titriyor şu milletin hayatıdır
Şu milletin ki acılı, şu milletin ki can çekişir!
Fakat sakın çekinmeyin; yiyin, yutun hapır hapır
Yiyin efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler, pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nimetler sofrası bakın, gelişinizle övünür
Bu hakkıdır gazânızın, evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin; bu iç açıcı sofrası sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta say:
Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır kolay kolay...
Yiyin efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar;
İhtişamın gururu var, intikamın sevinci var.
Bu sofra iltifatınızdan işte böyle ısınır ve ışıldar
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...
Yiyin efendiler yiyin; bu can katan sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa malını,
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayâlini,
Olanca rahatını, gönlünün tüm dileğini,
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helâlini...
Yiyin efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!
Bugün ki mideler sağlam, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak
Yiyin efendiler yiyin; bu cümbüşlü sofra sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret (Haziran 1912)
İlgili Sayfa
👉 Tevfik Fikret'in Şiirleri (Günümüz Türkçesi)
Ana Sayfa
▼
Mukaddime (Piyale)
Zannetme ki güldür ne de lâle
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
İçmişti Fuzuli bu alevden
Düşmüştü bu iksir ile Mecnun
Şiirin sana anlattığı hâle...
Yanmakta bu sâgardan içenler
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştan başa efgan ile nâle...
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Ahmet Haşim
Açıklama
Zannetme ki güldür ne de lâle
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Karşında duran şu gül renkli şarap kadehini, gül veya lale zannetme. O ne gül ne de laledir. İçi ateş doludur; sakın tutma, yanarsın… Şiire adını veren içki kadehi anlamındaki "Piyâle" şiirde aşkın sembolüdür. Bu kadehi içenler, yanmakta yani aşk belasına uğramaktadır.
İçmişti Fuzuli bu alevden
Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn
Şiirin sana anlattığı hâle...
Türk edebiyatının en içli, en lirik şairi Fuzulî bu alevden içmişti. Edebiyatın en ünlü aşığı Mecnûn da bu esrarengiz içki ile şiirin (Leylâ ile Mecnûn mesnevisinin) sana anlattığı hale düşmüştü.
Yanmakta bu sâgardan içenler
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştan başa efgan ile nâle...
Bu kadehten içenlerin hepsi yanmaktadır. Onun için aşk gecesini baştan başa ıstırap çığlıkları ve inlemeler doldurmuş.
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Karşında duran şu gül renkli (kırmızı) şarap kadehi ateş doludur; sakın tutma, yanarsın…
İlgili Sayfalar
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
İçmişti Fuzuli bu alevden
Düşmüştü bu iksir ile Mecnun
Şiirin sana anlattığı hâle...
Yanmakta bu sâgardan içenler
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştan başa efgan ile nâle...
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Ahmet Haşim
Açıklama
Zannetme ki güldür ne de lâle
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Karşında duran şu gül renkli şarap kadehini, gül veya lale zannetme. O ne gül ne de laledir. İçi ateş doludur; sakın tutma, yanarsın… Şiire adını veren içki kadehi anlamındaki "Piyâle" şiirde aşkın sembolüdür. Bu kadehi içenler, yanmakta yani aşk belasına uğramaktadır.
İçmişti Fuzuli bu alevden
Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn
Şiirin sana anlattığı hâle...
Türk edebiyatının en içli, en lirik şairi Fuzulî bu alevden içmişti. Edebiyatın en ünlü aşığı Mecnûn da bu esrarengiz içki ile şiirin (Leylâ ile Mecnûn mesnevisinin) sana anlattığı hale düşmüştü.
Yanmakta bu sâgardan içenler
Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı
Baştan başa efgan ile nâle...
Bu kadehten içenlerin hepsi yanmaktadır. Onun için aşk gecesini baştan başa ıstırap çığlıkları ve inlemeler doldurmuş.
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle...
Karşında duran şu gül renkli (kırmızı) şarap kadehi ateş doludur; sakın tutma, yanarsın…
İlgili Sayfalar
Ünsüz Düşmesi
- "k" ünsüzü ile biten kimi sözcüklere küçültme eki -cik ve -cek eki getirildiğinde "k" ünsüzü düşer.
yumuşak - cık > yumuşacık
alçak - cık > alçacık
küçük - cük > küçücük
sıcak - cık > sıcacık
minik - cik > minicik
çabuk - cak > çabucak
büyük - cek > büyücek
- Ufak, yüksek, alçak, küçük ... sözcüklerinden - (e)l, - (i)l ve -mse yapım ekleriyle türetilen eylemlerin sonlarındaki k'ler de düşer.
ufak > ufal-
yüksek > yüksel-
alçak > alçal-
küçük > küçül-
eksik > eksil-
seyrek > seyrel-
küçük > küçümse-
Uyarı: Birkaç sözcükte aynı iki ünsüzün yan yana gelmesi nedeniyle ünsüz düşmesi görülür:
ast + teğmen > asteğmen (birleşik sözcük)
üst + teğmen > üsteğmen (birleşik sözcük)
ad + -daş > adaş (türemiş sözcük)
Uyarı: "Öpücük" ve "gülücük" sözcüklerinde de ünsüz düşmesi vardır:
öpüş-cük > öpücük
gülüş-cük > gülücük
Küçük Ağa Soruları
1.Aşağıda verilen cümlelerden hangisi Küçük Ağa romanı için yanlış bir bilgi içermektedir?
B) Eserde işgal karşısında şaşkın vaziyete düşen halkın padişaha duyduğu büyük öfkeyi anlatır.
C) Tarık Buğra, milli mücadele ruhunun gelişimini işlediği romanda olaylara kendi memleketinin penceresinden bakar.
D) Olaylar, I. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Salih’in gönderilmiş olduğu Arabistan Cephesinden Akşehir’e dönmesiyle başlar.
E) Küçük Ağa romanında her şeyi gören, bilen, hâkim (ilahî) bakış açısı kullanılmıştır.
2. Küçük Ağa romanındaki karakterlerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Romanın kadın kahramanı Emine, kurtuluş mücadelesinde üstlendiği etkin rol ile okuyucuda derin izler bırakır.
B) Savaştan tek kollu dönen Salih, yakın arkadaşı Niko ve arkadaşlarının gerçek yüzünü gördükten sonra Kuvayımilliye saflarına geçerek önemli vazifeler görür.
C) Oğlunu cephede şehit veren Ali Emmi, oğlundan emanet kalan gelini ve üç torunuyla yaşamaktadır.
D) Sade ve alçak gönüllü bir adam olan Reis Bey, kararlılığı ve kültürel birikimiyle romanda aklın temsilcisidir.
E) Doktor Haydar Bey, romanda Kuvayımilliye saflarına katılan halkın silahlı eğitimiyle ilgilenen kişidir.
3. Romanda İstanbullu Hoca lakabıyla da tanınan Küçük Ağa’nın gerçek adı hangi şıkta doğru verilmiştir?
A) Salih Zeki
B) Mehmet Faik
C) Faik Efendi
D) Mehmet Reşit
E) Reşit Galip
“— Utan len Hafızın oğlu utan. Koca Memâlik-i Osmaniye senden beter oldu, bin beter oldu. Kıçı kırık İtalyan askeri gelmiş ta Akşehir'e dayanmış da Hafızın oğlu kolundan budundan konuşur. Haram olsun o gaza sana diyecem emme dilim varmaz. Utan, utan. Len Salim yap bir ıhlamur bana.”
4. Romandan alınan yukarıdaki konuşma roman kahramanlarından hangisine ait olabilir?
A) Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey’e
B) Doktor Haydar Bey’e
C) Ali Emmi’ye
D) İstanbullu Hoca’ya
E) Çerkez Ethem’e
“Evet, biz Osmanlıyız. Babalarımız ve dedelerimiz asırlardan beri bu toprakta Türklerle birlikte, onların haklarına sahip olarak yaşadı. Bir zulüm, bir hakaret görmedik. Aldık, verdik, hak hukuk geçti aramızda... Devlet galip gelince bir kötülük görmedik, üstelik makamlar, unvanlar aldık. Fakat yenilince biz kötülüğe kalkıştık. Ne için? Yakışır mı bu?"
5. Romandan alınan yukarıdaki konuşma roman kahramanlarından hangisine ait olabilir?
A) Kirye Vasili
B) Tevfik Bey
C) Niko
D) İstanbullu Hoca
E) Çakırsaraylı
6. Küçük Ağa’nın oğlunun adı aşağıdakilerden hangisidir?
A) Yusuf
B) Osman
C) Mehmet
D) Ahmet
E) Ali
“Tekke Deresi'ne doğru sokulan bu kâgir ve kiremit damlı evlerde hava bambaşka idi. Akşehir'i saran çöküntüye karşı bu mahalle gün gün dinçleşiyordu. Yatsıyla birlikte kasaba o deliksiz karanlığının içinde mezar uykusuna dalar, fakat bu evlerde pencereler turuncu turuncu bakardı ve Minas'ın, Yorgo'nun meyhanelerinden sokağa kahkahalar, şarkılar, gitar ve ut sesleri taşardı.”
7. Romandan alınan bu paragrafta betimlemesi yapılan yer aşağıdakilerden hangisidir?
A) Rum Mahallesi
B) Tekke Mahallesi
C) Kızılca Mahallesi
D) Gavur Mahallesi
E) Ermeni Mahallesi
8. Aşağıdakilerden hangisi romanda adı geçen tarihî şahsiyetlerden biri değildir?
A) Mehmet Akif Ersoy
B) Ziya Gökalp
C) İsmet Paşa (İnönü)
D) Fevzi Paşa (Çakmak)
E) Mehmet Emin (Yurdakul)
I. Milli Mücadele yıllarında savaştan istifade ederek halkın malını mülkünü yağmalayan hatta namusuna saldıran eşkıyalardan biridir.
II. Salih’in çocukluk arkadaşıdır; romanda sinsi, içten pazarlıklı bir kişi olarak görülür.
III. Başlangıçta Milli Mücadele için savaşmış ve büyük yararlar sağlamıştır fakat daha sonra kişisel iktidar hırsı yüzünden Ankara ile bağlarını kopararak isyan etmiştir.
IV. Çakırsaraylı çetesinin mekânına tek başına giderek çetenin Akşehir’i basmasını engelleyecek kadar cesur biridir.
9.Aşağıda verilenlerden hangisi yukarıda tanıtılan karakterlerden biri değildir?
A) Niko
B) Haydar Bey
C) Çakırsaraylı
D) Çerkes Ethem
E) Reis Bey
10. Akşehir halkı İstanbullu Hoca'dan kime mektup yazmasını ister?
A) Çakırsaraylı’ya
B) Mustafa Kemal’e
C) Çerkez Ethem’e
D) İstanbul Hükümetine
E) Kuvayımilliyeye
Karanfil
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Ruhum acısından bunu bildi!
Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi.
Ahmet Haşim
katre: damla
pervane: Geceleri ışık çevresinde dönen küçük kelebek (bk. Pervane ile Mum)
İlgili Sayfalar
👉 Merdiven
Bir katre alevdir bu karanfil,
Ruhum acısından bunu bildi!
Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervane kesildi.
Ahmet Haşim
Sözcükler
katre: damla
pervane: Geceleri ışık çevresinde dönen küçük kelebek (bk. Pervane ile Mum)
İlgili Sayfalar
👉 Merdiven
Anonim Halk Edebiyatı
- Kim tarafından söylendiği bilinmeyen halka mal olmuş ürünleri içine alan edebiyattır.
- Bu edebiyatın ürünleri şunlardır: mani, türkü, halk hikayeleri, efsane, masal, fıkra, tekerleme, bilmece, seyirlik halk oyunları...
Mani
- Halk şiirinin en küçük nazım biçimidir.
- Çoğunlukla 7'li hece ölçüsü ile söylenir.
- Ancak daha az ya da daha çok heceden oluşan maniler de vardır.
- Genelde aaxa şeklinde uyaklanır.
- Çoğunlukla tek bir dörtlükten oluşur.
- İlk iki dize genelde hazırlık dizeleri olup asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir.
👉 Mani hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Türkü
- Değişik ezgilerle söylenen "kavuştak" adı verilen tekrarlanan dizelerin bulunduğu anonim halk edebiyatı nazım şeklidir.
- Türküler, Anadolu insanının kendisini ifade etme yoludur. Bu bakımdan türkülerin konuları çok çeşitlidir. Ninniler, ağıtlar, aşk türküleri, askerlik türküleri, kahramanlık türküleri, oyun türküleri gibi.
- Türküler, hece ölçüsünün bütün kalıplarıyla söylenir, en çok yedili, sekizli ve on birli hece ölçüsü kullanılır.
- Türküler yapı bakımından iki ana bölüme ayrılır: bent ve kavuştak (bağlantı). Bent, türkünün asıl sözlerinin olduğu bölümdür.
- Kavuştak ise her bendin sonunda tekrarlanan "nakarat" bölümüdür.
- Bentler ve kavuştaklar kendi içinde uyaklanır.
👉Türkü hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Ninni
- Ninniler, çocukları uyutmak için belli bir ezgiyle söylenen anonim halk edebiyatı ürünleridir.
- Ninniler ezgiyle icra edildiklerinden türkü olarak da kabul edilir ve “beşik türküsü" olarak adlandırılır.
👉 Ninni hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Masal
- Düz yazı (nesir) şeklinde söylenir. Kimi masallarda kısa da olsa manzum parçalar görülür.
- Masallar tamamen hayal ürünüdür.
- Anonim bir türdür.
- Masalın giriş bölümünde tekerleme (döşeme) denilen kalıplaşmış sözlere yer verilir.
- Olamayacak şeylerin sıralandığı başlangıç tekerlemesi, hem dinleyenlerin ilgisini çekme hem de birazdan anlatılacak olağanüstü olaylara dinleyiciyi hazırlama işlevi görür.
- Masalın son bölümünde ise masalda gelişen olaylar sonuca bağlanarak masal bir tekerleme bitirilir.
- Masallarda dinî inançlar ve millî duygular pek işlenmez (evrenseldir).
- Masal kişileri bir padişah, bir tüccar, bir kocakarı, Altın Toplu Sultan ya da Keloğlan gibi yersiz adsız kişilerdir. İnsanların yerini kimi masallarda hayvanlar alır ya da maceralarına devler, periler, ejderhalar... gibi gerçekte var olmayan tabiatüstü varlıklar karışır.
- Masallarda dinleyenlerin alacağı dersler vardır.
- Masallar mutlu sonla biter.
- Olayların geçtiği zaman belirsizdir.
- Masalların anlatımında çoklukla duyulan geçmiş zaman (-miş) ya da geniş zamanın rivayeti kullanılır.
- Masallarda mekanlar da belirsiz ya da gerçekte var olmayan yerlerdir.
- Masalların dili sade, üslubu da akıcıdır.
- Masallar yoğun bir anlatıma sahip kısa anlatılardır.
- Pertev Naili Boratav ile Eflatun Cem Güney'in Türk masalları üzerine yaptıkları birçok derleme ve çalışma mevcuttur.
👉 Masal ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Fıkra
- Nükte içeren kısa hikayecik.
- Mensur (düzyazı) eserlerdir.
- Anlatmaya dayalı metinlerdir.
- Az sözle çok şey anlatması, güldürürken düşündürmesi, mizah yoluyla toplumsal sorunlara değinmesi gibi özellikleriyle öne çıkan bir türdür.
- Sözlü edebiyat ürünlerinden biridir (anonim).
- Başlangıçta ferdi bir karaktere sahipken zamanla anonimleşerek halka mal olmuştur.
- Halkın ortak zevk ve anlayışını yansıtır.
- Bu tür anlatılar; ince bir mizah, keskin bir alay ya da hikmetli bir söz içerir.
- Amaç güldürürken düşündürmektir.
- Fıkralarda ayrıntıya, uzun tasvirlere, anlatım sanatına yer yoktur.
- Genellikle bir tipe veya zümreye bağlı olarak anlatılır.
Efsane
- Efsane; bir yer, kişi ya da olay hakkında inanılarak anlatılan, genellikle olağanüstü özelliklere sahip, sanatsal üslup kaygısından yoksun kısa anlatılardır.
- Anonim halk edebiyatı ürünleridir.
- Kısa mensur (düzyazı) anlatılardır.
- Konuşma diliyle söylenir, edebî bir kaygı içermez.
- Konusu bir kişi, yer veya olaydır.
- Çoğunlukla olağanüstü olayları içerir.
- Efsaneyi aktaran kişi ve dinleyiciler anlatılanların gerçek olduğuna inanır. Bu, efsaneyi masaldan ayıran en önemli özelliktir.
- Kimi efsanelerde kutsiyet vardır. Din büyüklerinin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili bu tür efsanelere "menkıbe" denmektedir.
- Efsaneler, genelde bir mesaj ya da öğüt verir.
- İçinden çıktığı toplumun kültürel değerlerini içerir. Ancak bazı efsanelerin benzerlerini farklı kültürlerde de görmek mümkündür.
👉 Efsaneler hakkında ayrıntılı bilgi ve efsane örnekleri için tıklayınız.
Menakıpname
- Menkıbe; din büyüklerinin (ermiş kişi, evliya) yaşamları, maceraları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikayelerdir.
- Menakıp, menkıbe sözcüğünün çoğul halidir.
- Menakıpname ise menkıbelerden oluşan eserlere verilen ortak isimdir.
- Birer sözlü edebiyat ürünü olan menkıbeler, sözlü kültürde çeşitlenerek yayılır.
- Bu tür eserleri diğer sözlü edebiyat ürünlerinden (masal, efsane vb.) ayıran temel özellikler şunlardır: gerçek kişileri konu alması, ilgili kişinin yaşadığı zaman ve mekânın bilinmesi, anlatılan olayın gerçek olduğuna inanılması.
👉 Menakıpname hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Halk Hikayeleri
- Gerçeğe yakın olayların yer yer doğaüstü unsurlarla birlikte verilerek anlatıldığı uzun soluklu anlatım türüdür.
- Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir.
- Halk hikayeleri, destan söyleme geleneğinin devamıdır.
- Nazım - nesir karışık bir yapıya sahiptir. Nazım (şiir) bölümü saz eşliğinde söylenir.
- Sözlü edebiyat ürünleridir (anonim).
- Kişiler ve olaylar gerçeğe yakındır; olağanüstülükler sınırlıdır.
- Bu hikâyelerin metinleri kurmacadır ve bu metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılmıştır.
- Genellikle aşk ve kahramanlık konuları işlenir. Bazı hikayelerde aşk ve kahramanlık beraber işlenir.
- Halk hikayelerinin yayılıp tanınmasında âşıkların yanı sıra XV. yüzyıldan itibaren özellikle büyük şehirlerde rastlanan meddahların da önemli bir rolü olmuştur.
- Ortaya çıktıkları dönemin sosyal, siyasal ve kültürel özelliklerini yani zihniyeti yansıtır.
- Olaylar halkın anlayacağı sade bir dille anlatılır.
- Halk hikâyesinin içinde masal, efsane, fıkra, deyim, atasözü, bilmece örneklerine rastlanabilir.
- Genellikle mutlu bir biçimde biter.
- Halk hikâyeleri ilahî bakış açısı ile oluşturulur.
👉 Halk Hikayeleri ile ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Tekerlemeler
- Ses ve sözcük oyunlarıyla kurulan kalıplaşmış sözlerdir.
- Tekerlemelerde güldürmeye, şaşırtmaya, abartmaya dayalı söz kalıpları birbiri ardınca sıralanır.
- Tekerlemeler; bağımsız olarak söylendiği gibi masallarda, meddah hikayelerinde, halk tiyatrosunda, çocuk oyunlarında ya da bilmecelerde de görülür.
- Belli bir konusu yoktur.
- Tekerlemeler, anlamlı olabildiği gibi anlamsız sözlerden de oluşabilir.
- Mensur (düzyazı), manzum (ölçülü-uyaklı şiir) manzum-mensur karışık olmak üzere üç şekilde olabilir.
- Tekerlemeler oluşturulurken seci, aliterasyon, ölçü, uyak gibi ahengi ve ritmi sağlayan unsurlardan yararlanılır.
👉 Tekerlemeler hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Bilmeceler
- Bir şeyin niteliklerini üstü kapalı söyleyerek onun ne olduğunu dinleyene ya da okuyana bırakan oyundur.
- Amaç; adı verilmeden kapalı bir şekilde, yakın-uzak ilişkilerle ve çağrışımlarla ifade edilen varlık, kavram ya da olayı buldurmaktır.
- Cevaplar çoğu kez tek bir sözcüktür.
- Bilmeceler "ol nedir?", "bil bakalım", "bilen bilsin", "ne derler?" şeklinde bir soru cümlesi de içerebilir. Ancak bilmecelerde genelde soru sadece ima edilir.
- Bilmecelerde cevabı tarif etmek için çeşitli söz sanatlarıdan yararlanılır.
- Bilmecelerin önemli bir kısmı manzumdur (ölçülü, uyaklı şiir).
👉 Bilmece hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Geleneksel Türk Tiyatrosu
- Modern tiyatronun dışında kalan ve kökleri İslamiyet öncesine kadar dayanan Türk seyirlik oyunları genel olarak Geleneksel Türk Tiyatrosu olarak anılmaktadır.
- İslamiyet öncesinde sığır, yuğ, şölen adları verilen törenlerindeki gösteriler Türk tiyatrosunun ilk örnekleri sayılabilir.
Geleneksel Türk tiyatrosunun başlıca ürünleri şunlardır:
- Meddah
- Gölge Oyunu (Karagöz)
- Orta Oyunu
- Köy Seyirlik Oyunları
Genel Özellikleri
- Bu oyunların tümü sözlü edebiyat ürünüdür.
- Yazılı bir metne dayanmazlar.
- Usta-çırak ilişkisi ile gelişir ve devam eder.
- Müzik ve dans bu oyunların ayrılmaz bir parçasıdır.
- Taklit tüm oyunlarda önemli bir yere sahiptir.
- Oyunlarda "gerçekçi" değil, "soyut" (simgesel) bir anlatım kullanılır (göstermeci tiyatro).
- Oyunlardaki genel amaç güldürmek ve eğlendirmektir.
👉 Geleneksel Halk Tiyatrosu hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
Balıkçılar
— Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder
Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader
Bugün açız yine; lakin yarın, ümit ederim
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader
— Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta
— Olur
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala
Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz
Çocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: — Ya biz
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz
Hâlâ
Dışarıda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi
— Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın
— Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın
Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...
Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın
Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme
Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha
Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa
— Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa
— O gitmek istedi; "Sen evde kal!" diyor...
— O gitmek istedi; "Sen evde kal!" diyor...
— Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem
Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine
Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan
Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine
Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan
Bir ihtilac ile etrafa ra'şeler vererek
Uğulduyordu...
— Yarın yavrucak nasıl gidecek
Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -
şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin
şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin
Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid
Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid
Eliyle engini güya işaret eyleyerek
Diyordu: "Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!"
Yürür zavallı kırık teknecik, yürür;
"Yürümek nasibin işte bu! Hâlâ gözün kenarda...
Yürü!"
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?
Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... Ölüyor
Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle
Bütün felaketinin darbe-i hasariyle
Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor
Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler...
Tevfik Fikret
Sözcükler
sayha: bağırış
ihtizaz-ı hâsir: zararlı titreme
pür-gazap: öfke dolu, kızgın
cûşan: coşkun
ihtilac: çırpınma
ra'şe: titreme
hayal-i sefid: beyaz hayal
kahr-ı hiddet: mahveden kızgınlık
muhtazır: can çekişen
bâr-ı intizâr: beklemenin yükü
darbe-i hasar: zarar veren vuruş
tehî: boş
girye: ağlama
muzlim: karanlık
İlgili Sayfa
Sözcükler
sayha: bağırış
ihtizaz-ı hâsir: zararlı titreme
pür-gazap: öfke dolu, kızgın
cûşan: coşkun
ihtilac: çırpınma
ra'şe: titreme
hayal-i sefid: beyaz hayal
kahr-ı hiddet: mahveden kızgınlık
muhtazır: can çekişen
bâr-ı intizâr: beklemenin yükü
darbe-i hasar: zarar veren vuruş
tehî: boş
girye: ağlama
muzlim: karanlık
İlgili Sayfa
Fıkra Türü Örnek Metinler
Örnek 1
Yakın doğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?
Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.
Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.
Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.
Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak...
“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullarda resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.
İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.
Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun...Olabilirdi de...
Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz... Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz...
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar...
Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.
Örnek 2
Leylek - Ahmet HAŞİM
Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul'a az rağbetleri herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikli yemlerle öldürüyorlarmış.
Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, adeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.
Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır.
Kırmızı gagasının takırtısı, ses haline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü... Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir... Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam... Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar... Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar... Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası...
Muhakkak, leylek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mevzun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor.
İlgili Sayfa
Fıkra Türü ve Özellikleri
Sanat ve Zevk - Çetin ALTAN
Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.
Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.
Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.
Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak...
“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullarda resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.
İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.
Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun...Olabilirdi de...
Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz... Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz...
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar...
Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.
Örnek 2
Leylek - Ahmet HAŞİM
Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul'a az rağbetleri herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikli yemlerle öldürüyorlarmış.
Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, adeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.
Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır.
Kırmızı gagasının takırtısı, ses haline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü... Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir... Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam... Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar... Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar... Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası...
Muhakkak, leylek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mevzun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor.
İlgili Sayfa
Fıkra Türü ve Özellikleri
