Ahmet Mithat Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Mithat Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bahtiyarlık

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi'nin Letaif-i Rivayat serisinde yer alan eserlerden biridir.
Eserin roman mı hikâye mi olduğu tartışmalı olsa da daha çok roman olarak kabul edilmektedir.
Roman sırasıyla Mektep, Senai, Şinasi, Paris’te Bir Türk, Kadınlar “Kadınların Terbiyesi”, Köy Düğünü, Medeniyet ve Bedeviyet olmak üzere yedi bölümden oluşmaktadır.
Köy hayatına özenerek şehirden köye göçen aydın tipi ilk kez bu eserde görülür.
Eserde şehirden köye taşınan idealist ve azimli bir tip olan Şinasi Bey ile onun alafranga düşkünü arkadaşı Senai Efendi'nin hikâyesi anlatılmaktadır.

Yeniçeriler

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi’nin 1871 tarihli uzun hikâyesi / romanı.
Eser, yazarın Letaif-i Rivayat serisi içinde yayımlanmıştır.
Eserin türünün ne olduğu (roman / hikâye) tartışmalı bir konudur.
Edebiyatımızda genel olarak Namık Kemal'in Cezmi adlı romanı ilk tarihî roman olarak kabul edilmektedir. Ancak Yeniçeriler'i roman olarak kabul eden edebiyat tarihçileri eseri ilk tarihî roman olarak göstermektedir.
Eserde olaylar I. Abdülhamit (öl.1789) ve III. Selim'in (öl.1807) saltanat yılları içinde geçer (1774-1807). Yazar, eseriyle birçok açıdan bozulan, başına buyruk hareket eden ve devlet içinde devlet hâline gelen yeniçerileri bir aile dramı üzerinden anlatmaya çalışmıştır.

Henüz On Yedi Yaşında

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi'nin romanı.
Roman, hayat kadınlığı yaparak ailesine bakmaya çalışan Kalyopi adındaki genç bir kadının hikayesidir. Orta yaşlı, namuslu ve iyiliksever bir adam olan Ahmet Efendi; Kalyopi’nin hikâyesini dinler ve onu genelevden çıkarır. Roman, Ahmet Efendi'nin bu talihsiz kızı, bir ahbabının Rum uşağı ile evlendirmesiyle mutlu bir şekilde sona erer.

Uzun Özet

Ahmet Efendi; kültürlü, varlıklı ve namuslu bir adamdır. Avukatlık da yapan Ahmet Efendi, bir akşam arkadaşı Hulusi ile tiyatroya gider. İki arkadaş, tiyatrodan sonra yağan şiddetli yağmur yüzünden evlerine dönemez. Hulusi, yakınlardaki bir randevuevinde geceleyebileceklerini söyler. Ahmet Efendi, başka çarelerinin olmadığını anlayınca bu teklifi kabul etmek zorunda kalır.

Avrupa'da Bir Cevelan

Ahmet Mithat Efendi
  • Ahmet Mithat Efendi'nin seyahatname türündeki eseridir.
  • Eser adındaki "cevelan" Arapça bir sözcük olup gezinti, gezinme, dolaşma gibi anlamlara gelmektedir.
  • 1000 sayfayı aşan eser gerek hacmi gerekse içerik zenginliğiyle Tanzimat-Cumhuriyet arası dönemin en büyük seyahat eseridir.
  • 1889'da II. Abdülhamit tarafından Stockholm Müsteşrikler (Doğu Bilimciler) Kongresi’ne gönderilen Ahmet Mithat, bu vesileyle Avrupa'nın birçok şehrini gezmiştir.
  • Ahmet Mithat Efendi’nin izlenimlerini paylaştığı Avrupa ülkeleri şöyledir: İtalya, Fransa, Danimarka, İsveç, Norveç, Almanya, İsviçre ve Avusturya.
  • Eser, 19. yüzyıl Avrupa'sı hakkında önemli bir belge niteliği taşımaktadır.

Paris'te Bir Türk

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi'nin 1876 tarihli romanı.
Türk edebiyatında, adında "Türk" sözcüğüne yer veren ilk romandır.
Yazar, eserinde Doğu ve Batı’yı birçok açıdan karşılaştırır. Amacı, Müslüman Türklerin özellikle kültürel yönden Batı’dan üstün olduğunu göstermektir.
Ahmet Mithat; romanını Avrupa’ya gitmeden önce Fransa ile ilgili ansiklopedilerden, kitaplardan, seyahatnamelerden ve fotoğraflardan yararlanarak kaleme almıştır.
Yazar, bu romanı yazdıktan yaklaşık on beş yıl sonra Avrupa'ya gidecek gözlemlerini de "Avrupa'da Bir Cevelan" adlı seyahatnamesinde anlatacaktır.

Jön Türk

Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Mithat Efendi'nin 1910 tarihli romanı.
Eser, kıskanç bir kadının iftirası yüzünden sürgüne gönderilen bir gencin öyküsüdür. 
Esere "yanlış Batılılaşma" teması hakimdir.
Romanda Ahdiye ve Nurullah adlı karakterler geleneksel ve millî değerlere bağlı kişiler olarak verilir.
Nurullah'a aşık olan Ceylan ise Batılı tarzda yetişmiş, gerçek ismini (Ayşe) gizleyecek kadar özüne yabancılaşmış bir tiptir.
Roman, kültürel çatışmaların yönlendirdiği bir aşkı anlatsa da II. Abdülhamit döneminin siyasi ve sosyal sorunlarına da temas eder.
Yazarın son romanı olmasına rağmen eser, yapı bakımından önceki eserlerinden pek farklı değildir. Yazar, yine olayların akışını keserek çeşitli konularda (konak hayatı, düğü eğlenceleri, terbiye, hafiyeler, jurnaller, kitap yasakları vb.) görüşlerini ortaya koymuştur.

Fürs-i Kadimde Bir Facia yahut Siyavuş

Ahmet Mithat Efendi
  • Ahmet Mithat'ın üç perdelik dramı.
  • 1883'te yazılan eser, dönemin bir çok eseri gibi iki isimlidir. (Fürs-i Kadim, eski İran demektir.)
  • Konu, Şehname’de geçen bir hikayeden alınmıştır. 
  • Olaylar İran ve Turan’da geçmektedir.
  • Siyavuş, İran Şahı Keykavus'un Turanlı bir prensesten doğmuş oğludur. Turan hükümdarı Efrasiyab (Alp Er Tunga) da Siyavuş'un büyük babasının kardeşidir.
  • Oyunda namus, adalet, tok gözlü davranma gibi erdemler oyunun idealize edilmiş kahramanı Siyavuş üzerinden verilir. 
Özet
İran Şahı Keykavus’un genç ve güzel karısı Sûdâbe, üvey oğlu Siyavuş’a âşıktır. Sûdâbe'yı reddeden Siyavuş, Sûdâbe'nin iftirasına maruz kalır. Sûdâbe kocasına oğlunun kendisinde gözü olduğunu ima eder. Sûdâbe bile olsa bir kadına leke sürülmesine gönlü razı olmayan Siyavuş, babasına karşı kendini savunmaz. İşin içinde bir iş olduğundan şüphelen Keykavus müneccim ve kahinlerini çağırtır.
Müneccim, yıldızlara göre Sûdâbe'nin Şehzade'ye karşı büyük aşk ıstırabıyla yandığını ancak Siyavuş'un Turan seferinden başka bir şey düşünmediğini söyler. Müneccim ve kahin, ikna olmakta zorlanan Keykavus'a, gerçeği bir ateş tecrübesiyle ispatlayabileceklerini ifade ederler. Buna göre büyük bir ateş yakılacak, Sûdâbe ve Siyavuş'un ateşten geçmesi istenecektir. Müneccim ve kahine göre ateş masum olanı yakmayacaktır. Siyavuş ateşe girer, bir süre sonra yanmış gibi yaparak çıkar ancak vücudunda hiçbir yanık izi yoktur. Siyavuş, suçlu da olsa bir kadının böyle bir şeye maruz kalmasına razı değildir. Oğlunun masum olduğuna ikna olan Şah, oğluna rağmen Sûdâbe'yi çağırtır. Ateşten geçmeyi reddeden Sûdâbe, üvey oğluna duyduğu aşkı itiraf eder.
Sûdâbe öldürülecek iken Siyavuş’un ısrarıyla zindana atılır. Keykavus, Siyavuş ile onu eğiten namlı kahraman Zaloğlu Rüstem’i Turan üzerine sefere gönderir.
Turan Şahı Efrasiyab, savaşı kaybetse de kendi kanından olan Siyavuş'un kahramanlık ve efendiliğine hayran kalmıştır. Sırf bu nedenle yapılacak anlaşmaya razı olmuştur. Bu arada her şeye rağmen karısına kıyamayıp affeden Keykavus, Sûdâbe'nin tahrikleriyle bu anlaşmayı başarı olarak görmez ve oğluna karşı tavır alır. Bunun üzerine Siyavuş ve Rüstem, Keykavus’un yanına dönmez. Efrasiyab, veziri Piran'ın tavsiyesiyle kızı Ferengis Banu'yu Siyavuş’a verir; Keykavus'un ölmesi durumunda Siyavuş, Turan hükümdarı olacaktır. Siyavuş, bu sayede hem Turan hükümdarı hem de İran şahı olarak iki millete de selamet getirecektir.
Efrasiyab'ın kardeşi Gerşiyuz ise Efrasiyab’dan sonra tahta çıkmayı planlamaktadır. Müneccimleri kullanarak Siyavuş ile evlenecek kızın başına gelecek bir felaketten bahsederek bu evliliğe engel olmak ister. Vezir Piran, Gerşiyuz'un planlarını bozar ve evlilik gerçekleşir.
Siyavuş, Efrasiyab'dan izin alarak Çin'e doğru sefere çıkar, birçok toprak fethederek zaferler kazanır. Gerşiyuz, bu zaferleri Turan Devleti için bir tehdit olarak göstermeye çalışır. Siyavuş'a yazdığı mektuplarda da Efrasiyab'ın kendisini öldürmek istediğinden bahseder. Bu sayede Efrasiyab ile Siyavuş'un arasını açmayı başarır. Bunlarla kalmayan Gerşiyuz, Sûdâbe ile anlaşarak Keykavus'a, Siyavuş'a hitaben sahte bir mektup yazdırır. Mektupta, Siyavuş'un ordusu ile Keykavus'un Efrasiyab'a karşı harekete geçme vaktinin geldiği yazmaktadır. Siyavuş hakkında aklı karışık olan Efrasiyab, Gerşiyuz'un verdiği bu mektubu okuyunca Siyavuş'un bir hain olduğuna ikna olur. Efrasiyab ile görüşüp anlaşmazlıkları halletmek için Ferengis Banu ile Turan'a dönen Siyavuş zincire vurulur. Banu, babasına karşı kocasını savunur ancak Efrasiyab ikna olmaz. Siyavuş, huzura çıkar ve huzurda bulunanların önünde idam edilir. Gerşiyuz idamın etkisiyle delirerek her şeyi açık eder.

İlgili Sayfalar

Yararlanılan Kaynak
  • Eserin özeti çıkarılırken "Ahmet Mithat Efendi Tiyatroları - İnci Enginün" adlı çalışmadaki tam metin esas alınmıştır.

Ahmet Mithat'ın Tiyatro Eserleri

Ahmet Mithat Efendi

Ahmet Mithat Efendi, edebiyatımızda "hâce-i evvel" (ilkokul öğretmeni), "Osmanlıyı okutan adam" ya da "yazı makinesi"  olarak anılmıştır.
Roman, hikaye, tiyatro, gezi yazısı, anı gibi birçok türde eser veren sanatçının iki yüze yakın eseri vardır.
Yazar, okuryazar sayısının çok düşük olduğu bu dönemde, toplumu tiyatro ile eğitmeyi pratik bir yol olarak görmüştür. 
Oyunlarında beşeri değerleri öne çıkarırken birden fazla kadınla yapılan evlilikleri, evliliklerde kadınların rızasının alınmamasını ve bâtıl inançları eleştirmiştir.

Oyunları: 

1. Açıkbaş 
2. Ahz-ı Sar yahut Avrupa'nın Eski Medeniyeti  
3. Çengi yahut Daniş Çelebi  
4. Çerkes Özdenleri
5. Eyvah
6. Fürs-i Kadimde Bir Facia yahut Siyavuş  
7. Hükm-i Dil

Özetler

Açıkbaş

Dört perdeden oluşan oyun, bir komedidir.
Oyunun ana düşüncesi evlilikte yaş uyumunun önemi, evlilikte kadının da rızasının aranması ile batıl inançlardan yüz çevirmenin gerekliliğidir.
Eserde, kendisine kızını vermeyen bir babayı nefesi kuvvetli bir hoca (Açıkbaş) kılığına girip kandıran Fettan’ın hikâyesi anlatılır. 
Hüsnü Bey, 65 yaşında olmasına karşın henüz yeni delikanlı gibi yaşar. Bu gençlik takıntısından dolayı hanımı ölünce kızı yaşında olan Hesna Hanım’la evlenir. Hüsnü Bey vefat eden eşinden olma kızı Yekta'yı kendisi gibi ihtiyar bir adam olan Şehsuvar'la evlendirmek ister. Yekta ise Fettan'a âşıktır. Hesna Hanım ise Yekta’yı isteyen Şehsuvar Bey’in oğlu Numan'a âşıktır. Kızın Şehsuvar ile evlenmesini Numan’la olan ilişkisinden dolayı arzulamaktadır. Bu çıkmazda herkes çare için İstanbul’da nefesi ve dualarıyla ün kazanmış Açıkbaş Hoca’ya (Fettan) müracaat eder. Şehsuvar Bey Yekta’yı, Hesna Hanım Numan'ı, Hüsnü Bey her şeye rağmen o kadar gencini bulamayacağı için Hesna’yı, Yekta da Fettan’ı istemektedir. Açıkbaş Hoca, bunların kolayca halledilebileceğini söyler ve bir hile ile Hüsnü Bey’i kandırır ve kızıyla nikâhlanır. Nikahtan sonra Açıkbaş’ın Fettan olduğu anlaşılır ve perde kapanır. 


Ahz-ı Sar yahut Avrupa'nın Eski Medeniyeti

Olaylar Fransa'da, Fransız İhtilali öncesi derebeylik döneminde geçmektedir. Eserin teması sınıf ayrımının ve bu ayrıma göre davranmanın yanlışlığı üzerinedir. Nikola ile Ana kardeştir. Alt tabakaya mensup kardeşlerin birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Nikola, zengin bir genç kadın olan Virjini ile bir aşk yaşamış ancak Virjini buna rağmen bir derebeyi olan Sen Onör ile evlenmiştir. Sen Onör ile daha önce bir ilişki yaşayan Ana ise kardeşiyle sevdiği adam arasında kalmıştır. 
👉 Eserin geniş özeti için tıklayınız.

Çengi yahut Daniş Çelebi

Yazarın aynı adı taşıyan romanından oyunlaştırılmıştır. Eser, batıl inançlarla büyütülmenin sakıncaları üzerine yazılmıştır. Daniş Çelebi efsuncu bir kadının oğludur. Annesi onu cin, peri hikayeleri anlatarak büyütmüştür. Daniş Çelebi çocukluğundan beri dinlediği bu masallarla adeta çıldırır. Büyüdüğünde de çevresinde alay konusu olur. Arkadaşlarının peri kıyafetine soktukları bir cariyeyi gerçekten peri zanneden Daniş, cariyeyi alıp götürmek ister. Kendisiyle eğlenenler buna razı olmayınca annesi araya girerek cariyeyi satın alır. 

Çerkes Özdenleri

Oyun, Çerkezler ve onların gelenek görenekleriyle ilgilidir. Oyunda 
kimi âdetlerin eleştirisi yapılırken akılcı davranma ile şakada ölçülü olmanın önemi vurgulanır.
Âdet ve göreneklerine düşkün asilzade Samurkaş, asilzade olan Timurtaş’ın kızı Arslangöz ile nişanlıdır. Samurkaş, bir muharebe esnasında hastalanarak bayılır. Bu olay, Arslangöz'ün köyünde dilden dile alaycı bir üslupla çarpıtılarak anlatılır. Arslangöz ve ailesi, bu dedikodu üzerine nişandan vazgeçer. Samurkaş, bu iftirayla yaşamamak için önce birkaç arkadaşıyla Arslangöz'ün köyünü basar. Ancak araya Arslangöz’ün girmesiyle olay büyümeden sonlanır. Kendini ispatlayamayan Samurkaş hem yiğitliğini kanıtlamak hem de ölümüyle çok sevdiği Arslangöz’ün önünü açmak için silahıyla canına kıyar. Arslangöz de kendi isteğiyle bir Acem esir tüccarına satılarak garip diyarlara yollanır.

Eyvah

Beş perdeden oluşan oyunda “birden fazla kadınla evlenme âdeti" eleştirilmiştir. Eserin kurgusu, iki eşli Meftun Bey’in Sabire ile Leyla arasında kalmasına dayanır.  
Sabire Hanım çok kıskanç bir kadındır. Meftun'un hayatında bir kadın daha olmasına değil onun kadınlardan söz etmesine bile tahammül edemez. Eser, koca ile karısı arasındaki bir tavla partisiyle başlar. Sabire kazanırsa Meftun bir daha evlenmekten bahsetmeyecek ancak Meftun kazanırsa Sabire ikinci eşe razı olacaktır. Oyunda Sabire Hanım kazanması hiçbir şeyi değiştirmez çünkü Meftun Bey zaten evlidir. Meftun Bey ne Sabire’ye Leyla’dan ne de Leyla’ya Sabire'den bahseder. İstanbul’un iki farklı mahallesinde iki evi, iki eşi olan Meftun, haftayı da ikiye bölmüştür. İş bahanesiyle iki tarafı da idare etmektedir. Meftun’un bu hâli, Sabire'nin babası Rifat Efendi tarafından fark edilir. Rifat Efendi, damadından Sabire'yi boşamasını ister. Meftun, Sabire’ye kötü davranarak onu kendinden soğutmaya çalışır ve ardından onu boşar. Meftun’dan ayrılan Sabire, üzüntüsünden yataklara düşer. Son arzusu Meftun’u görmektir. Sabire’den ayrıldığı için pişman olan Meftun, derhal Sabire'nin yanına gider. Sabire, Leyla’dan haberdar olduğunu söyleyerek ondan Leyla'yı boşamasını ister. Meftun Sabire'nin son arzusunu yerine getirir. Sabire, oyunun sonunda kendinden geçer, yere düşer. Perde de Meftun’un "Eyvah, gitti Sabire’m, Leyla da.. gitti." sözleriyle kapanır.

Fürs-i Kadimde Bir Facia
yahut Siyavuş

Oyunda iffet, adalet, tok gözlü davranma gibi erdemler oyunun idealize edilmiş kahramanı Siyavuş üzerinden verilir.
Siyavuş, İran Şahı Keykavus'un Turanlı bir prensesten doğmuş oğludur. Keykavus’un genç ve güzel karısı Sûdâbe, üvey oğlu Siyavuş’a âşıktır. Sûdâbe'yı reddeden Siyavuş, Sûdâbe'nin iftirasına maruz kalır. Müneccim ve kahinlerin yardımıyla Siyavuş'un masum olduğu ortaya çıkar. Keykavus, Siyavuş ile Zaloğlu Rüstem’i Turan üzerine sefere gönderir. Turan Şahı Efrasiyab, savaşı kaybetse de kendi kanından olan Siyavuş'un kahramanlık ve efendiliğine hayran kalmıştır. Sırf bu nedenle yapılacak anlaşmaya razı olur. Karısını affeden Keykavus, Sûdâbe'nin tahrikleriyle bu anlaşmayı başarı olarak görmez, onlara karşı tavır alır. Bunun üzerine Siyavuş ve Rüstem, Turan'a dönmez. Efrasiyab'ın kızı ile evlenen Siyavuş, Efrasiyab'dan izin alarak Çin'e doğru sefere çıkar, birçok zafer kazanır. Efrasiyab'ın kardeşi Gerşiyuz ise Efrasiyab’dan sonra tahta çıkmayı planlamaktadır. Gerşiyuz ve Sûdâbe'nin hileleri sonucu gözden düşen Siyavuş idam edilecektir. 
👉 Eserin geniş özeti için tıklayınız.

Hükm-i Dil

Oyun, asil bir genç kadın ile bir bahçıvan arasındaki imkansız görünen aşkı konu alır. Oyunun teması önemli olanın asalet/soy değil, kişinin kendi karakteri olduğu gerçeğidir.
Fransa’da geçen oyunda Paul adlı bir bahçıvan ile Comte de Braval’ın kızı Marguerite  arasındaki aşk, oldukça romantik bir üslupla canlandırılır. Paul ile Marguerite bütün büyük aşklarda olduğu gibi engelleri aşmaya kararlıdırlar. Oyunun ilk bölümünde gençler birbirlerine aşklarını itiraf ederler. Fakat başka bir asilzade de Marguerite ile evlenmek istemektedir. Üstelik babaları konuşmuş ve evlenmelerini planlamışlardır. Aşıklar, ailelerinin kendilerini onaylamayacağını bildiklerinden İspanya üzerinden Amerika’ya kaçmaya karar verirler. Oyunun son perdesinde Marguerite’in annesiyle babası İspanya’da bir köy otelinin salonundadırlar; kaçakların peşine düşmüşlerdir. Kont, kızına da Paul’e de öfkeli olmasına karşın onları bulduktan sonra işler değişir ve oldukça duygusal diyaloglardan sonra evliliklerini onaylar.

İlgili Sayfalar



Ahz-ı Sar yahut Avrupa'nın Eski Medeniyeti

Ahmet Mithat
  • Ahmet Mithat Efendi'nin dört perdelik oyunu.
  • Ahz-ı Sar, "intikam alma" anlamındadır. 
  • Dönemin bir çok eseri gibi bu eser de iki isimlidir.
  • Olaylar Fransa'da, Fransız İhtilali öncesi derebeylik döneminde geçmektedir.
  • Eserin teması sınıf ayrımının ve bu ayrıma göre davranmanın yanlışlığı üzerinedir.
Özet
Nikola ve Ana iki kardeştir. Alt tabakaya mensup kardeşlerin birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Nikola, zengin bir genç kadın olan Virjini ile bir aşk yaşamış ancak Virjini bir derebeyi olan Sen Onör ile evlenmiştir. Derebeyin kendisinden haberdar olduğunu zanneden Nikola, Sen Onör'ü öldürme planları yapar. Sen Onör ile daha önce bir ilişki yaşayan Ana ise kardeşiyle sevdiği adam arasında kalmıştır. Kardeşini bu işten vazgeçirmeye çalışan Ana, hâlâ Sen Onör'ü sevmektedir ancak sınıf farkı yüzünden kendisiyle evlenmeyeceğini düşünüp ondan uzaklaşmıştır. Nikola'nın ise bu ilişkiden haberi yoktur. Nikola, düşündüğü şeyi yapamadan Virjini'nin gönderdiği Şövalye Jan tarafından öldürülür. Ana, kardeşinin intikamını almak için planlar yapar.
Bu arada Virjini, Şövalye Jan ile yasak bir aşk yaşamaktadır. Her şeyin farkında olan Sen Onör, Virjini'ye yardım ettikleri için üç hizmetkarı öldürtmüştür. Virjini kendisine yardım edecek yeni bir uşak aramaktadır. Arkadaşı ve sırdaşı olan  Madam Mandor, Virjini'ye Jon Fiyer adındaki bir genci tavsiye eder. Jon Fiyer aslında erkek kılığına girmiş olan Ana'dır. Ana, bir süre erkek kılığında Virjini'nin babasının yanında çalışmış sonra da Madam Mandor'un vasıtasıyla Sen Onör'ün sarayına alınmıştır. Jon Fiyer'le tanışan Virjini onu hizmetine alır. Madam Mandor, sır tutması ve her şeyi görmemesi konusunda Jon Fiyer'i uyarır. Jon Fiyer'in görevi kimseye belli etmeden iki aşığın buluşmasını sağlamaktır. Ana (Jon Fiyer), çok geçmeden Virjini'nin gizli aşkının Nikola'nın katili olan Şövalye Jan olduğunu öğrenir.
Sen Onör, Jon Fiyer'in de bu alçakça işe aracılık ettiğini düşünerek onu sorguya çeker. Niyeti onun da canını almaktır ancak Jon Fiyer kimliğini açıklar. Sen Onör, Ana'yı tekrar gördüğü için mutludur, onunla evlenmediği için hayıflanır. Ana, neden erkek kılığına girdiğini, kardeşinin neden ve nasıl öldürüldüğünü anlatır. Sen Onör, Nikola ile Virjini arasında geçenlerden habersizdir. Sen Onör, Ana'dan kendisiyle evlenmesini ister. Sınıf farkının önemli olmadığını, namus ve sadakatin daha önemli olduğunu söyleyen Derebeyi, adamını çağırarak Şövalye Jan'ın öldürülmesi emrini verir. İkisi birlikte bir plan yaparlar. Sen Onör, ava çıkacağını söyleyerek gece vakti evden çıkar. Virjini sevgilisini beklerken karşısında kocasını bulur. Bütün gerçekleri karısının yüzüne vuran Sen Onör, elindeki torbadan Şövalye Jan'ın kesik başını çıkarır. Jon Fiyer'in de aslında kim olduğu ortaya çıkmıştır. Sen Onör, karısına intihar etmekten başka bir şans bırakmaz. Virjini, kocasından aldığı tabancayla odasına giderek hayatına son verir.

İlgili Sayfalar

Felatun Bey ile Rakım Efendi

Ahmet Mithat Efendi'nin romanı.
Eserin teması yanlış Batılılaşmadır.
Romantizm etkisiyle yazılan eser birbirine zıt iki tip üzerine kurgulanmıştır.
Felatun Bey, Batılılaşmayı yanlış anlayan, bunu sadece giyim kuşam, eğlence ve Fransızca kelimeler kullanmaktan ibaret zanneden mirasyedi bir tiptir. Yazar bu tipin karşısına ideal bir tip olan Râkım Efendi'yi çıkarır. Romanda, birbirinden çok farklı bu iki gencin karşılaştırılması yapılmaktadır.

Özet

Esrar-ı Cinayat

Ahmet Mithat'ın polisiye türündeki romanı.
Eserin adı,"Cinayetlerin Sırları" anlamına gelmektedir.
Eser, "edebiyatımızın ilk polisiye romanı"dır.


Özet

Olay, İstanbul gazetelerinde yer alan bir haberle başlar. Karadeniz’den dönen balıkçılar İstanbul Boğazı'nın Karadeniz çıkışma yakın bir kayalıkta (Öreke Taşı) bir genç kızla iki adamın cesedini bulur. Olaya Beyoğlu Kaymakamlığı soruşturma memurlarından Osman Sabri el koyar. Cinayet yerindeki kanıtların korunmasına dikkat edilmediği için ilk soruşturmadan fazla bir netice elde edilemez. 
Bu olaydan bir ay sonra Beyoğlu'nda Halil Suri adındaki Hristiyan Arap evindeki odasında asılı bulunur. Halil Suri, dönemin ileri gelenleriyle sıkı fıkı ilişkileri olan zengin bir adamdır. Olay, ilk önce intihar zannedilir. Osman Sabri, doktor raporlarından yola çıkarak olayın intihar değil, cinayet olduğunu ortaya çıkarır. Sonra da Öreke Taşı olayı ile Halil Suri cinayeti arasında bir bağ olduğunu keşfeder.  
Bu keşif, Osman Sabri'yi 35-40 yaşlarında, kocasının gelirine göre çok lüks bir hayat süren Hediye Hanım'a ulaştırır. Hediye Hanım da Halil Suri gibi dönemin ileri gelenleriyle ilişkileri olan bir kadındır. İlişkide olduğu kişilerden biri de Beyoğlu Kaymakamı Mecdettin Paşa’dır.
Osman Sabri'yi Hediye Hanım'a götüren iz; öldürülen kızın elbisesindeki etikettir. Elbiseyi diken terziyi bulan dedektifimiz, elbisenin Hediye Hanım'ın bir siparişi sonucu dikildiğini öğrenir. İşin asıl ilginç yanı, elbisenin faturasını Halil Suri ödemiştir. 
Bu gelişmelerden canı sıkılan Kaymakam, Hediye Hanım'ın sorguya çekilmesine engel olmaya çalışır. Osman Sabri'den cinayet dosyalarını kapatmasını ister. Durumdan şüphelenen Osman Sabri, cinayet haberlerini yayımlayan gazeteci ile işbirliği yapar. İkisi bir plan yaparlar ve Osman Sabri'nin yardımcısı Köse Necmi'yi Hediye Hanım'ın konağına, bohçacı kadın kılığında sokarlar. 
Köse Necmi, Hediye Hanım'ın elmaslara olan merakını öğrenir. Osman Sabri de ahbabı olan bir kuyumcudan ödünç olarak aldığı elmasları Köse Necmi ile ilgilenip ilgilenmeyeceğini öğrenmek üzere Hediye Hanım'a gönderir.  
Dedektifimiz planı gereği, Paşa’ya karşı ileri geri konuşup kendini işten attırır. Bu haber gazetelerde çıkınca heyecanlanan kuyumcu elmaslarını geri ister. Osman Sabri yine planı gereği, kuyumcuyu tersleyip kendisini Paşa’ya şikayet etmesini sağlar. Kuyumcunun şikayeti üzerine Paşa da çok kızdığı Osman Sabri'yi tutuklatıp mahkemeye verir ve gazetelere Osman Sabri aleyhinde beyanlarda bulunur. Plan tam Osman Sabri'nin istediği gibi gelişmiştir.
Osman Sabri mahkemesi sırasında yardımcısı Köse Necmi aracılığı ile gerçekleri ortaya çıkarabilmek için elmasları Hediye Hanım'a verdiğini ve amacının Öreke Taşı cinayeti ile Halil Suri'nin öldürülmesi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak olduğunu söyler ve Hediye Hanım’m mahkemeye getirilip ifadesinin alınmasını sağlar.  
Bu arada Köse Necmi, Paşa'nın Hediye Hanım'a yazdığı bir mektubu ele geçirir. Bu mektup da mahkemeye sunulur. Mektup yüzünden Paşa da mahkemede ifade vermek zorunda kalır. Hediye Hanım; mahkemede, Öreke Taşı’nda öldürülen Peri adlı kızın evinde cariye olduğunu, kendisinin bu cinayetle ilgisi olmadığını ve cinayetleri de Kalpazan Mustafa diye bir kişinin işlediğini iddia eder. 
Hediye Hanım göre Mustafa, eskiden beri Peri'yi sevmektedir. Peri ise Halil Suri'yi tercih etmiş, kıskançlık krizi geçiren Kalpazan Mustafa da ikisini de öldürmüştür. Mahkeme tarafından serbest bırakılan ve eski görevine dönen Osman Sabri ise Hediye Hanım'ın ifadesinin bütün gerçekleri kapsamadığını düşünmektedir. 
Gelişmeleri gazetelerden izleyen ve o sırada Avrupa’ya kaçmış olan Kalpazan Mustafa gazeteye bir dizi mektup göndererek olayların bütün gizini açıklar.
Mustafa babasından öğrendiği ve kendi yetenekleriyle geliştirdiği el sanatlarındaki ustalığı ile tanınmış havai bir gençtir. Güzel resim yapmakta, gayet güzel kalıp çıkarmakta ve isterse kıymetli eserlerin taklitlerini çok güzel üretebilmektedir. Gençliğinde Hediye Hanım'a tutulmuş, onun kulu kölesi olmuştur. Ama zamanla bu aşkın ateşi sönecek ve Hediye Hanım'ın konağındaki Peri'ye âşık olacak ve karşılık da görecektir.  
Bunu anlayan Hediye Hanım ve pek çok işteki suç ortağı Halil Suri bir komplo kurarak Mustafa’ya sahte İngiliz ve Fransız altınları bastırırlar. Bunlar ilk bakışta gerçeklerinden ayırt edilemeyecek kadar başarılıdır. Paraları piyasaya Halil Suri sürer. Halil Suri de Peri'yi sevmektedir. Gerekli gördükleri miktarda sahte para bastırdıktan sonra hain ikili, kalıpları da alıp Mustafa’yı kovarlar. Hediye Hanım cariyesi olan Peri'yi kızcağız istemese de Halil Suri'ye verir. 
Mustafa onları izlemektedir. Mehtap seyretmek için iki adamını yanına alıp Peri ile Öreke Taşı'na giden Halil Suri'yi tuzağa düşürür ve adamlarını öldürür. Kaçmayı başaran Halil Surî, Mustafa’ya kalmasın diye Peri'yi vurmuştur. 
İntikam hissiyle yanıp tutuşan Mustafa, bir gece Halil Suri'nin evine kendi yaptığı anahtarla girmiş, uykusunda kloroformla bayılttığı düşmanını boğup intihar süsü vermek için de asmıştır.
Kalpazan Mustafa, kendi isteğiyle Romanya üzerinden İstanbul'a dönmeye karar verir. Köstence'de vapur beklerken eski bir arkadaşına misafir olur ve onun bahçesindeki dut ağacına çıkar; başı döner düşerken bir dala takılır ve tıpkı Halil Surî gibi boğularak ölür. Hediye Hanım'a gelince çok kuvvetli avukatlar tutar ve üç yıl hapisle kurtulur ama kırk yaşından sonra su çiçeği çıkarıp kör olur, bütün servetini ve güzelliğini yitirir, romanın sonunda bir cami avlusunda dilenmektedir. Mecdettin Paşa ise olaylar ayyuka çıkınca utancından Avrupa’ya kaçacaktır.


İlgili Sayfalar



Eser Özetleri

Yararlanılan Kaynak

Türkiye'nin İlk Polisiye Roman Yazarı, Erol Üyepazarcı

Dürdane Hanım

Ahmet Mithat Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edildikten sonra, 1882 yılında yayımlanan romanı.
Genç, güzel ve zengin bir dul bir kadın olan Ulviye, roman okumayı çok sevmektedir. Bir süre sonra okuduğu romanlarla yetinmeyip iyi bir roman kahramanı olacağını düşündüğü komşusu Dürdâne Hanım'ı izlemeye başlar. İki yalı arasına gizlice bağladığı telefon aracılığıyla, Dürdâne'nin zengin bir genç olan Mergub Bey'le görüştüğünü ve bu ilişki sonunda hamile kaldığını öğrenir. Mergub'un Dürdâne'yle evlenmeye yanaşmadığını öğrenen Ulviye, Dürdâne'ye doğacak çocuğu konusunda yardım etmeye karar verir. Öncelikle Dürdâne'yi nikahı altına almaya yanaşmayan Mergub'la görüşen Ulviye, bu görüşmeden bir sonuç alamayınca Mergub'dan, Dürdâne'nin intikamını almak ister.
Bu amaçla erkek kılığına girerek Acem Ali Bey kimliğine bürünür. Yeni kimliği ile arkadaşlık kurduğu Çerkes Sohbet'in de yardımıyla Dürdâne'ye doğumda yardımcı olması için bir ebeyi gizlice komşu yalıya götürür. Doğumdan sonra da bebeği himayesine alarak Dürdâne‘ye yardımını sürdürür. Dürdâne‘yi böylece pek çok sıkıntıdan kurtaran Acem Ali Bey kılığındaki Ulviye, Mergub‘tan almayı planladığı intikam konusunda fikrine başvurduğu Çerkes Sohbet'in, kendi başından geçenleri anlatarak onun amaçladığı intikamın, adalet fikriyle bağdaşmayacağını söyler. Bunun üzerine Ulviye (Acem Ali Bey) tahkikat yapmak üzere Sohbet‘i Mergub Bey'le görüşmeye gönderir. Çerkes Sohbet'in Mergub'la dostane bir ilişki geliştirerek yaptığı tahkikata göre Mergub, evlenmek bir yana, doğmuş çocuğuna sahip çıkmayı bile reddetmektedir. 
Ulviye, Megrup Bey'e karşı önleyemediği intikam duygusu ile bu kez "Ulviye olarak" Dürdane'yi ziyarete gider. Bu ziyarette Dürdâne'ye, baştan beri tüm olaylara tanık olduğunu, Acem Ali Bey olarak kendisine yardım etmiş olan kişinin de kendisi olduğunu ve yüzleştiği Mergub'un sergilediği tavrı bir bir anlatır. Bunun üzerine Dürdâne Hanım, o gece intikam almak için Mergub‘u yalıya getirmelerini ister. Mergub Bey'i yalıya götürdüklerinde, Dürdâne çoktan zehir içmiş ve ölmek üzeredir. 
Dürdâne‘nin intikamı, Ulviye'nin düşündüğünün tersine, Mergub Bey'in öldürülmesiyle değil yaşamasıyla gerçekleşecektir. Beş-altı ay sonra Mergub Bey, yeni evlendiği kızın eski âşığı tarafından öldürülür. 
Romanın sonunda, Çerkes Sohbet, en baştan beri gerçek kimliğini bildiği Ulviye ile evlenir. Çerkes Sohbet'in, Mergub‘un cenazesinde gördüğü Dürdane'nin dadısına adaletin gerçekten de mahşere kalmadığını söylemesiyle roman biter.

İlgili Sayfalar

Ahmet Mithat Efendi


Yararlanılan Kaynak

Ahmet Mithat Efendi Romanlarında Metinsel Kararsızlık, Rukiye Aslıhan Aksoy

Çengi

Ahmet Mithat
Ahmet Mithat Efendi'nin oyunu.
Dönemin birçok eserinde görüldüğü gibi iki isimli bir oyundur: Çengi yahut Daniş Çelebi
Eser, batıl inançlarla büyütülmenin sakıncaları üzerine yazılmıştır.
Yazar, daha önce roman olarak yazdığı eseri tiyatro şeklinde tekrar yazmıştır.

Özet

Daniş Çelebi, geçimini mahallede muskalar ve büyüler yaparak sağlayan bir kadının tek çocuğudur. Daniş Çelebi de okuduğu kitaplar ve dinlediği cin ve peri hikâyeleriyle gerçeklik duygusunu kaybetmiştir. Mahalleliye göre o, artık cinlere ve perilere kapılmış bir mecnundur. Annesi, kendisini sözde cinlerden ve perilerden koruduğuna inandırdığı bir bakır para üzerine "mühr-i Süleyman" resmettirerek ona vermiştir.

Ahmet Mithat Efendi (1844 - 1912)

  • Ahmet Mithat Efendi
    Roman, hikaye, tiyatro yazarı, gazeteci.
  • 1844'te İstanbul'un Tophane semtinde doğdu.
  • Orta hâlli bir bez tüccarı olan babasını küçük yaşta kaybetti.
  • Ağabeyinin görevleri nedeniyle Vidin ve Niş'te bulundu.
  • Niş Rüştiyesinden mezun olduktan sonra memuriyete başladı. O sıralar Tuna Valisi olan Mithat Paşa'nın takdirini kazandı. Kendi adını bu yetenekli gence veren Mithat Paşa, onu hem Fransızca öğrenmesi konusunda teşvik etmiş hem de birçok konuda genç yazara imkânlar sağlamıştır.