İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Prens Kalyanamkara ve Papamkara

Uygur Dönemi'ne ait bir metindir.
Hikâye, Budizm’i halka öğretmek amacıyla yazılmıştır.
"İyi Düşünceli Prens ile Kötü Düşünceli Prens" olarak da bilinen hikâyenin orijinal adı Sanskritçedir.
10. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen eser, 80 sayfalık bir el yazmasıdır.
Uygurlar, Budizm’i 840’tan sonra kabul etmişler ancak dinin yalnızca âdetlerine uyan taraflarını almışlardır. Bunun en önemli nedeni Budizm'in "et yemeyi" ve "savaşmayı" yasak etmesidir.

Sav Nedir? Sav Örnekleri

  • İslamiyet öncesinde atasözlerine verilen isim.
  • Türk milletinin yaşayışını, asırlar boyunca elde ettiği tecrübeleri, birikimini, dünya görüşünü, gözlemlerini ve anlatım gücünü savlarda görmek mümkündür.
  • Savların (atasözlerinin) her nesil için yönlendirici ve eğitici bir fonksiyonu vardır. 
  • Kalıplaşmış olan bu sözler, millet hafızasında kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.
  • Türk savlarının yazılı ilk kaynakları 8. yüzyılda dikilen Göktürk Kitabeleri'dir.
  • Uygur dönemine ait eserlerde de birçok sava rastlamak mümkündür.
  • Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı olan Divan-u Lugat'it Türk de sav açısından önemli bir kaynaktır.
  • Aynı dönemde yazılan Kutadgu Bilig’de İslamiyet'in etkisiyle sav yerine "mesel" sözcüğü tercih edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise mesel sözcüğünün yanı sıra "darbımesel" de kullanılmıştır.
Sav Örnekleri
  • Aç ne yimes tok ne dimes. (Aç ne yemez tok ne demez.)
  • Ata oglı ataç togar. (Baba adamın oğlu babacan olur. / Oğul babasına çeker.)
  • Bir karga birle kış kelmes. (Bir karga ile kış gelmez.)
  • Endik uma evliğni agırlar. (Ahmak konuk ev sahibini ağırlar.)
  • Erdem başı til (Erdemin başı dildir.)
  • Ermegüke eşik art bolur. (Tembele eşik yokuş olur.)
  • İrig erini yaglıg, ermegü başı kanlıg. (Becerikli adamın dudağı yağlı, tembelin başı kanlı)
  • İt ısırmas at tepmes time (it ısırmaz, at tepmez; deme)
  • İt karı bolsar yatıp ürür. (İt ihtiyarlarsa yatıp havlar.)
  • Kanı kan ile yumas. (Kanı kanla yıkamazlar.)
  • Koş kılıç kınga sıgmas. (Çift kılıç bir kına sığmaz.)
  • Közden yırasa köngülden yeme yırar. (Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.)
  • Ot tise agız köymes. (Ateş demekle ağız yanmaz.)
  • Öd keçer kişi tuymas yalnuk oglı mengü kalmas. (Zaman geçer kişi duymaz, insanoğlu baki kalmaz.)
  • Suv körmeginçe etük tartma. (Suyu görmeden pabuçları çıkarma.)
  • Tag tagka kavuşmas kişi kişike kavuşur. (Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur.)
  • Tılın tügmişni tışın yazmas. (Dille bağlanan dişle çözülmez.)
  • Yırak yır savın arkış keldürür. (Uzak yerin haberini kervan getirir.)
  • Ökünçlüg bolur tutşı övke işi. (Öfkeyle kalkan pişmanlıkla oturur.)
  • Bu künki işing komda kılma yarın. (Bugünün işini yarına bırakma.)
İlgili Sayfalar
👉 Atasözleri ve Özellikleri

 

Türk Destanlarındaki Motifler

  • Destan, bir milletin yaşamını derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun manzum eserdir.
  • Destanlar; halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir.
  • Türk destanları incelendiğinde ağaç, aslan, at, demir, geyik, ışık, kurt, mağara, ok-yay, yada taşı gibi bazı unsurların ortak olduğu görülmektedir.
  • Aşağıda bu ortak motifler hakkındaki bilgiler, destanlardan alınan ilgili bölümlerle birlikte verilmiştir:
Işık
  • Dinî bir motiftir.
  • Destan kahramanları ve onların eşleri çok defa kutsal bir ışıktan doğar.
  • Yaratılış destanında Tanrı Kayra (Kara) Han'a yaratma ilhamını veren Ak - Ana, ışıktan bir kadın hayalidir. Aynı destanda Tanrı Kayra Han'ın kendisi için yarattığı kat bir ışık alemidir.
"Daha hiçbir şey yokken Tanrı Karahan'la uçsuz bucaksız su vardır. Karahan'dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Ne toprak ne sema ne güneş ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü, varlıkların başlangıcı ve âdemoğlunun atası Tanrı Karahan'ın bu sudan âlemde canı sıkılıyordu. O, yalnızlık içinde düşünürken suda bir dalga oluştu ve Ak Ana görünür oldu. Ak Ana Tanrı Karahan'a "Yarat" dedi ve yine suya gömüldü. Bunun üzerine Karahan kendisine benzer bir canlı yarattı ve ismine Kişi dedi."
  • Şaman inancında "Uçmak" olarak isimlendirilen ebedi saadet ülkesi Cennet de bir ışık alemidir.  
  • Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un evlendiği kadın gökten inen mavi bir ışıktan doğar:
Oğuz Kağan Tanrı’ya yakarırken
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten
Öyle bir ışık indi parlak aydan güneşten
Oğuz Kağan yürüdü yakına ışığın
Oturduğunu gördü ortasında bir kızın
  • Yine Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz ordularına yol gösteren kurt, Oğuz'un çadırına inen bir ışıktan doğmuştur.
  • Uygurların benimsediği Maniheizm tanrısı da ışık tanrısıdır.
  • Uygur destanında Bögü Kağan ile dört kardeşinin gökten inen bir ışıktan yaratıldığı  anlatılmaktadır.

    Ağaç
  • Hemen her Türk destanında görülen bir motiftir.
  • İnsanoğlunun yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, dokuz dallı bir ağacın gölgesinde barındırmıştır:
"Karahan daha sonra arzda yaşayacak başka adamlar yarattı. Dokuz dallı bir ağacı yerden bitirerek her bir dalın altında bir adam yarattı ki, bunlar, dünyadaki dokuz insan cinsinin atalarıdır." (Yaratılış Destanı'ndan)
  • Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un evlendiği ikinci karısı göl ortasında kutsal bir ağacın kovuğunda yaratılmıştır:
Ava gitmişti bir gün, ormanda Oğuz Kağan
Gölün ortasında bir tek ağaç uzuyordu.
Ağacın kovuğunda bir kız oturuyordu
Gözü gökten daha gök, bu bir Tanrı kızıydı
Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan
Kurt - Bozkurt
  • Çevik ve güçlü bir hayvan olan kurt, Türk'ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder.
  • Bozkurt soyundan geldiklerine inanan Türkler, destan kahramanlarını da bozkurtlara benzeterek betimlemiştir. Oğuz Kağan'ın tasviri yapılırken belinin kurt beline benzetilmesi bundandır.
  • Uygurlara ait Türeyiş Destanı’nda Tanrı, bir erkek kurt şeklinde yere inmiş, bir Türk hakanının kızı ile evlenmiş ve Uygur nesilleri böyle türemiştir:
"Eski Hun hükümdarlarından birinin çok güzel iki kızı vardı. O kadar güzeldiler ki Hunlar bu iki kızın da ancak tanrılarla evlenebileceklerine inanıyorlardı. Hükümdar da böyle düşündü. Kızlarını insanlardan uzak tutabilmek için ülkesinin kuzeyinde yüksek bir kule yaptırdı. Kızlarını bu kuleye bıraktı. Hükümdarın, kızlarıyla evlenmesi için yakarışlarla çağırdığı Tanrı nihayet bir bozkurt şeklinde geldi. Bu kızlarla evlendi. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuz - On Uygur çocuklarının sesi Bozkurt sesine benzerdi. Bu çocuklar birer bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar."
  • Göktürk destanlarında da Türklerin yeniden çoğalışları bu motife bağlanmıştır. Kurt, destanlarda Börteçine ve Asena adları ile bir sembol durumunu almıştır. Kurt anlamına gelen "Börteçine", Türkleri Ergenekon'dan çıkartan hakanın adıdır. Dişi kurt anlamına gelen "Asena" ise Bozkurt Destanı'nda "Ana Kurt" motifiyle görülür.
  • Oğuz Kağan Destanı'nda bir ışık içinden çıkarak Oğuz'la konuşan kurt, üç yerde  Oğuz ordusuna yol gösterir.

    Aslan
  • Aslan motifi güç, kuvvet, koruyuculuk ve taht sembolü olarak kullanılmaktadır.
  • Budist Türkler arasında Tanrıyı, hükümdarı ya da hükümdarın tahtını simgeler.
  • Çin kaynaklarında bazı Türk hükümdarlarının aslanlı tahtta oturduğu yazılmaktadır.
  • Türk sanatında kanatlı aslan tasvirleri göğe ait unsur olarak dikkat çeker.
  • Aslan motifi, Dede Korkut Hikayeleri'nin birçok yerinde geçmektedir:
"Hanım, ormandan bir aslan çıkar, at vurur, apul apul yürüyüşü adam gibi, at basıp kan sömürür."  (Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi)
"Canavarlar başı aslandır, aslanla da oyun göstersin…”, “boğadan kurtuldu aslandan nice kurtula?" (Kanlı Koca oğlu Kanturalı) 
Geyik
  • Türk kültüründe kutsal olarak bilinen hayvanlardan biri de geyiktir. 
  • Bu nedenle Anadolu'nun çeşitli yerlerinde geyik avlamanın uğursuzluk getireceğine inanılır. Geyiğin kutsallığı nedeniyle geyik boynuzunun kimi evlerde uğur için duvara asıldığı bilinmektedir.
At
  • Göçebe kültürün etkisiyle öne çıkan bir motiftir.
  • Destanlarda kahramanların en büyük yardımcısıdır.
  • Gücünün Tanrı tarafından verildiğine inanılan bu atlar; göz açıp kapayıncaya kadar dağları, dereleri aşan, son derece akıllı, bilinmezden ses duyan, tehlikeyi önceden sezip haber veren olağanüstü varlıklardır.
  • Her birinin kendine özgü bir adı vardır.
  • Divan şiirinde atlar için yazılan kasidelere rahşiye denmektedir.
Ok ve Yay 
  • Daha çok destan kahramanının hüner ve maharetini sergilemek için bir vasıta olarak değer kazanır. Bu nedenle ok ve yay destan kahramanlarının kişiliğini değerlendiren milli bir motiftir.
Av avlayıp kuşlanan Gün ile Yıldız ve Ay,
Buldular yolda birden, som altından tam bir yay.
Sundular Oğuz Kağan’a, Kağan sevindi hem güldü
Aldı ve altın yayı kırarak üçe böldü.
Dedi: “Ey! Oğullarım kullanın bir yay gibi,
Oklarınız erişsin, göğe değin bu yay gibi!”
Av avlanıp, kuşlanan, Dağ ile Deniz ve Gök,
Buldular yolda birden, som altından tam üç ok,
Sundular Oğuz Kağan’a, Han sevindi, hem güldü
Aldı üç gümüş oku kırarak üçe böldü,
Dedi: “Ey! Oğullarım, sizlerin olsun bu ok,
Yay atmıştı onları, olsun sizde birer ok
Maden İsimleri 
  • Destanlarda dikkati çeken bir başka unsur da maden isimleridir. Altın, gümüş, demir ve bakır destanlarda öne çıkan madenlerdir. 
  • Destanların içinde madenin ön plana çıktığı en önemli destan ise Ergenekon'dur:
"Ergenekon'dan çıkmak için bir yol aramaya başladılar, bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer. Madenin demirini eritsek bir yol olurdu. "Hep birlikte gidip demir madenini gördüler. Demircinin sözlerini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat kömür dizdiler. Daha sonra dağın üstünü, arka yanını, öte yanını beri yanını bir sıra odun bir sıra kömürle doldurduktan sonra yetmiş deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yerde kurdular, odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler. Tanrının yardımı ve izniyle ateş kızdı. Kızdıkça demir dağın demiri erimeye başladı, eriyip akıverdi. Dağ delindi, yüklü bir deve geçebilecek kadar yol oldu."
İlgili Sayfalar
Yararlanılan Kaynak
  • Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı
  • Diğer kaynaklar için "Kaynakça" sayfamıza bakınız.

Destan Dönemi Türk Edebiyatı Konu Testi 1

1. Aşağıdakilerden hangisi İslamiyet öncesi Türk şiiri için söylenemez?
A) Aşk, doğa, kahramanlık, ölüm temaları işlenmiştir.
B) Biçim, ölçü ve dil bakımından tamamen millî özellikler taşır.
C) Ürünler dinî törenlerden doğmuştur.
D) Yerleşik kültüre ait özellikler gösterir.
E) Dizelere genel olarak yarım uyak hâkimdir.

Sözlü dönem ürünlerinin bir kısmı ... sayesinde günümüze kadar gelmiştir. "..." denilen sürek avları ile "..." adı verilen dinî ziyafetler sırasında söylenen şiirlere koşuk denir. Koşuklarda daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitlik gibi temalar ele alınmıştır.
2. Parçada boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi sırayla getirilmelidir?
A) Kutadgu Bilig – sığır – yuğ
B) Divanı Lugat’it Türk – toy – sığır
C) Kutadgu Bilig – toy – sığır
D) Divanı Lugat’it Türk – sığır – şölen
E) Orhun Yazıtları – şölen – yuğ

İslamiyet öncesi dönemin özlü sözleridir. “Yılan kendü egrisin bilmes”, “Aç ne yimes tok ne times”, “İt ısırmas at tepmes time” gibi örneklerden anlaşılacağı üzere bugün kullandığımız atasözlerinin ilk biçimleridir.
3. Parçada sözü edilen ürünün divan edebiyatındaki karşılığı aşağıdakilerin hangisinde doğru verilmiştir?
A) Haşiye   B) caize   C) berceste   D) âzâde mısra   E) darbımesel

4. Aşağıdakilerin hangisinde “Göktürk Yazıtları” ile ilgili bir bilgi yanlışı vardır?
A) Türk edebiyatının ilk yazılı metinleridir.
B) Göktürk alfabesi ile yazılmıştır.
C) Bu yazıtlar I. Göktürk Kağanlığı'na aittir.
D) Abidelerdeki yazıların tamamını çözerek yayımlayan Danimarkalı dilbilimci Thomsen'dur.
E) Tonyukuk yazıtı, dört hakana vezirlik eden Bilge Tonyukuk tarafından hatıra şeklinde yazılmıştır.

I. Şinto — Japon
II. İgor — Rus
III. La Cid — İtalyan
IV. İlyada — Yunan
V. Beowulf — İngiliz
5. Yukarıdaki destanlardan hangisinin ait olduğu millet yanlış verilmiştir?
A) I    B) II    C) III    D) IV     E) V

O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer. Madenin demirini eritsek bir yol olurdu."Hep birlikte gidip demir madenini gördüler. Demircinin sözlerini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat kömür dizdiler. Daha sonra dağın üstünü, arka yanını, öte yanını beri yanını bir sıra odun bir sıra kömürle doldurduktan sonra yetmiş deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yerde kurdular, odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler.Tanrının yardımı ve izniyle ateş kızdı. Kızdıkça demir dağın demiri erimeye başladı, eriyip akıverdi. Dağ delindi, yüklü bir deve geçebilecek kadar yol oldu.
6. Parçada özetinden bir bölüm verilen destan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Türeyiş
B) Ergenekon
C) Bozkurt
D) Göç
E) Alp Er Tunga

7. Firdevsi tarafından derlenip yazıya geçirilen Şehname'de Afrasyab adıyla kahramanlıklarından söz edilen Turan hükümdarı aşağıdakilerden hangisidir?
A) Oğuz Kağan
B) Şu
C) Atilla
D) Alp Er Tunga
E) Bilge Kağan

8. Aşağıdakilerden hangisi Türk destanlarında görülen motiflerden biri değildir?
A) Aslan       B) Işık      C) Geyik      D) Ağaç      E) Baykuş


Eski Türk hükümdarlarından birinin çok güzel iki kızı vardı. O kadar güzeldiler ki hükümdar kızlarının tanrılarla evlenmeleri için yaratıldığına inanıyordu. Hükümdar kızlarını insanlardan uzak tutmak için ülkesinin kuzeyinde yüksek bir kule yaptırarak kızlarını bu kuleye bıraktı. Hükümdarın, kızlarıyla evlenmesi için yakarışlarla çağırdığı Tanrı, nihayet bir bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlilikten doğan çocukların sesi bozkurt sesine benzerdi.
9. Parçada özeti verilen destan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Yaratılış
B) Şu
C) Türeyiş
D) Göç
E) Bozkurt


Dünya tarihinin bilinen en eski yazılı destanıdır. Destana adını veren ..., ilk Sümer yerleşkelerinden biri olan Uruk kentinin kralıdır. MÖ 2000'lerde yazıya geçirilen ve yaklaşık üç bin dize olduğu tahmin edilen destanın bugüne ulaşabilen kısmı üçte ikisinden biraz daha azdır. Destanda, kahramanın yaşam serüveni ve ölümsüzlüğe ulaşmak için verdiği mücadele anlatılır.
10. Parçada bahsedilen destan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Manas
B) Alp Er Tunga
C) Gılgamış
D) Beowulf
E) İgor

5. yüzyılda Avrupa'ya korku salan Batı-Hun Devleti'nin hükümdarı ... hayatı ve fetihleri etrafında söylenen destandır. Kaynaklarda varlığından haber verilen bu destandan geriye hükümdarın çadırı çevresinde söylenen coşkun kahramanlık türkülerine dair hatıralar kalmıştır. Bu ünlü hükümdarın sarayı, bir kısım savaşları ve aşk hayatı Almanların ... adlı destanında da işlenmiştir.
11. Parçada boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi sırayla getirilmelidir?
A) Attila'nın — Nibelungen
B) Kayra Han'ın — Kaybolmuş Cennet
C) Battal Gazi'nin — Beowulf
D) Satuk Buğra Han'ın — La Cid
E) Oğuz Kağan'ın — Kalevala

12. Aşağıdakilerden hangisi doğal destan değildir?
A) Ramayana
B) İlahi Komedya
C) İlyada
D) Chanson de Roland
E) Şehname

Kaklar kamug kölerdi (
Kuru yerler hep gülerdi)
Taglar başı ilerdi  (
Dağ başları göründü)
Ajun tını yılırdı  (
Dünyanın soluğu ılındı)
Tütü çeçek çerkeşür (
Türlü çiçekler sıralandı)

13. Bu dörtlük için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) 7'li hece ölçüsü ile yazılmıştır.
B) Kalınlık-İncelik Uyumuna uymayan sözcükler vardır.
C) Uyak şeması a,a,a,b şeklindedir.
D) Nazım birimi dörtlüktür.
E) İlkbaharın gelişi ile doğanın canlanışı işlenmiştir.


Saka Türklerine ait destandır. Destana adını veren ..., MÖ 4.yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hakanıdır. Destanda Makedonyalı İskender'in İran üzerinden Asya'ya doğru yürürken yaptığı savaşları ve bu savaşların Türklerle ilgili bölümleri anlatılmaktadır. 11.yüzyılda Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla yazılan ... destanın kısa bir özeti bulunmaktadır.
14. Parçada boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi sırayla getirilmelidir?
A) Alp Er Tunga — Kutadgu Bilig'de
B) Bilge Kağan — Kamus-u Türki'de
C) Şu — Divan-ı Lugat-it Türk'te
D) Oğuz Kağan — Kutadgu Bilig'de
E) Attila — Divan-ı Lugat-it Türk'te

15. Göktürklere ait destanlar hangi şıkta birlikte verilmiştir?
A) Göç, Türeyiş
B) Oğuz Kağan, Attila
C) Şu, Alp Er Tunga
D) Bozkurt, Ergenekon
E) Yaradılış, Manas

16. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bir bilgi yanlışı vardır?
A) Doğal destanlar, bir milletin yaşamını derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan eserlerdir.
B) Doğal destanlar genel olarak üç safhadan oluşur: doğuş, yayılma, derlenip yazıya geçirilme.
C) Yapma destanlardaki gerçeklik payı doğal destanlara göre daha sınırlıdır.
D) Yapma destanların söyleyeni belli iken doğal destanlar anonimdir.
E) Destanlar uzun manzum eserlerdir.

17. Koşuk, sagu, sav gibi sözlü dönem ürünleri üzerine bir çalışma yapacak olsanız aşağıdaki eserlerden hangisini kaynak olarak seçerdiniz?
A) Divan-ı Lugat-it Türk
B) Kutadgu Bilig
C) Atabetü'l Hakayık
D) Divan-ı Hikmet
E) Risaletü'n Nushiyye

18. Aşağıdaki cümlelerin hangisi İslamiyet öncesi Türk şiiri için söylenemez?
A) Şamanizm, Budizm ve Maniheizm gibi dinlerin etkisi görülür.
B) Yabancı dillerin etkisi yok denecek kadar azdır.
C) Dini törenlerini yöneten bilge ozanlara şaman, kam ya da baksı denir.
D) Ürünler müzik eşliğinde kopuz adı verilen sazla doğaçlama olarak dile getirilmiştir.
E) Nazım birimi genel olarak beyittir.

"Ben, Tanrı gibi gökte doğmuş Türk Bilge Kağan, bu çağda, tahtıma oturdum. Sözlerimi sonuna kadar dinle, iyi işit! Bütün küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım! Bütün soyum, milletim! ... Doğuda gün doğusuna, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar olan yerler içinde yaşayan milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur... Ey Türk Milleti! Tatlı sözlere, yumuşak armağanlara kandınız ve birçoklarınız öldü. Yine yanılırsan ve güneydeki Çogay Ormanına, Tögültün Ovasına gidip yerleşirsen, ey Türk milleti, öleceksin! "
19. Bu parça aşağıdaki metin türlerinden hangisine örnek olabilir?
A) Söylev
B) Hatıra
C) Makale
D) Mensur Şiir
E) Söyleşi

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
20. Dörtlükteki "yırtarım dağları" sözüyle gönderme yapılan destan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Türeyiş
B) Göç
C) Ergenekon
D) Oğuz Kağan
E) Bozkurt

👉 Bu testi pdf olarak indirebilirsiniz.

👉 İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Çıkmış Sorular

İlgili Sayfalar

Cevaplar

1.D  2.D  3.E  4.C  5.C  6.B  7.D  8.E  9.C  10.C  11.A  12.B  13.B  14.C  15.D 16.C  17.A  18.E  19.A  20.C

İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Çıkmış Sorular

1. Aşağıdaki dizelerin hangisi sadece Türk destanlarını kapsamaktadır? (1975)
A) Alp Er Tunga — Oğuz —Türeyiş — Şehname
B) Şu — Türeyiş — Gılgamış — Oğuz
C) Türeyiş — Alp Er Tunga — Oğuz — Şu
D) Oğuz — Alp Er Tunga — Ramayana — Şu
E) Şehname — Oğuz — Şu — İlyada

Kopuz

  • Türklerin millî sazı. 
  • Kopuzun ortaya çıkışı Orta Asya Türklüğünün en eski asırlarıdır. 
  • Kopuz, gezdiği coğrafyalarda değişikliklere uğramış, yer yer başka sazlarla karışmış ve farklı isimlerle anılmıştır. 
  • Elde edilebilen bilgilere göre en eski Türk kopuzu, bir gövde üzerine gerilen teller ile bir saptan ibaret olup parmaklarla çalınan bir sazdır. 
  • Mehmet Fuat Köprülü’ye göre kopuzun kopuz-ı rûmî ve kopuz-ı ozan olmak üzere iki şekli vardır. Ozan kopuzunun bütün telli sazlardan daha uzun bir kâsesi olup üç tellidir. Rûmî kopuz ise beş telli olup daha çok uda benzer.
  • Sosyal hayatın hemen her alanında görülen kopuzun, Dede Korkut Hikâyeleri'nde anlatıldığı gibi, yere konulması günah sayılmış, çalınmadan önce de alna konulup öpülmüştür.
  • Dede Korkut ile anıldığı için kutsal sıfatlarla tanımlanan kopuz, ozanlarla il il gezmiş, hân meclislerine girmiş hatta hastaların tedavisinde kullanılmıştır.
  • Genel olarak üzerine deri gerilmiş bir çanak, bir sap, bir başlık ve üzerine bağlanmış tellerden oluşan kopuz, Anadolu sahasında da birçok âşık tarafından kullanılmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
  • Türk Dünyasında ve Anadolu’da Kopuz, Dr. Nesrin Feyzioğlu
  • http://www.kopuzsazevi.com (Görsel Kaynak)

Ergenekon Destanı

  • Göktürklerin en büyük destanıdır. 
  • “Konulan, yerleşilen yer” olarak da ifade edilen Ergenekon, Moğolcada “geçilmesi güç dağ” anlamına gelmektedir. 
  • Ergenekon, destana göre Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, avlanarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili yerin adıdır.
  • Destanda, düşmanın hilesine kanıp yok olma tehlikesi yaşayan Türklerin Ergenekon adını verdikleri yere sığınmaları sonrasında geçen dört yüz yılın sonunda yurtlarına sığamayıp buradan çıkış yolu aramaları anlatılır. Geçit vermeyen dağlardan bir demir madenini eriterek çıkan Türklere sonrasında bir Bozkurt yol gösterecektir.
  • Ergenekon’dan çıkış günü rivayete göre kuzey yarım kürede baharın başlangıcı olarak kabul edilen 21 Mart’tır. Bugün bu tarih “Nevruz Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Farsça birleşik bir sözcük olan "nev-ruz", yeni gün demektir.
  • Diğer tüm Türk destanları gibi Ergenekon Destanı da yazıya geçirilmemiştir. 
  • Ergenekon Destanı'nın özetine 13. yüzyıl Moğol tarihçisi Reşîdüddin’in “Câmiü’t-tevârih” adlı Farsça eserinde rastlanmaktadır. 
  • 17. yüzyılda Ebu’l-Gazi Bahadır HanŞecere-i Türk” eserinde destanı Türkçeye çevirmiştir. 
  • Destanın dikkat çeken bir özelliği tarihi gerçeklerle olan uyumudur. Tarihte Hun birliği dağıldıktan sonra Türkler Altay Dağları çevresine çekilmişler. Orada uzun zaman demircilik yaparak, maden işleyerek yaşamışlar. Sonuç olarak Hun birliğinin dağılışından Göktürk devletinin kuruluşuna kadar geçen 450 yıllık zaman ile destanda Türklerin Ergenekon'da geçirdikleri 400 yıllık zaman benzerlik gösterir.
Özet
“Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktur; bütün ülkeye Göktürkler egemen idi. Bu durum diğer kavimlere acı geliyordu. Yabancı kavimler birleştiler. Türklerden öç almaya karar verdiler ve onların üzerine yürüdüler. Türklerin üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince savaşa başladılar. Savaş on gün sürdü. Sonuçta Göktürkler üstün geldi.
Bu yenilgileri üzerine düşman olan kavimler büsbütün öfkelendiler, av yerine toplanıp konuştular. Dediler ki: “Göktürklere hile yapmazsak halimiz yaman olur.” Bu konuşmadan sonra tan ağarınca sanki baskına uğramış gibi işe yaramayan mallarını bırakıp kaçtılar. Bunu gören Göktürkler: “Düşmanlarımızda savaşacak hâl kalmadı kaçıyorlar” diye düşünerek kaçanların arkasına düştüler. Düşmanlar Göktürkleri görünce hemen geri döndüler, Göktürkleri gevşek bir durumda yakaladılar, vuruşmaya başladılar. Göktürkler yenildi. Düşman, Göktürkleri vura öldüre çadırlarına kadar geldi. Çadırlarını ve mallarını öyle yakıp yağmaladılar ki bir tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri kul edindiler, her birini alıp kendi evlerine götürdüler.
O zaman Göktürklerin başında İl Han hakan olarak bulunuyordu. İl Han’ın da birçok oğlu vardı. Çocukların hepsi bu savaşta öldü. Yalnız Kayan adındaki en küçük oğlu sağ kaldı. Kayan (Kayı Han) o yıl evlenmişti. İl Han’ın Tukuz (Dokuz Oğuz) adlı adında bir de yeğeni vardı. Kayan ile Tukuz her ikisi de düşmana esir olmuşlardı. Fakat on gün geçmeden kaçtılar, esirlikten kurtuldular. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at, öküz ve koyun buldular. Oturup düşündüler: “Dört yanımız düşman dolu bizi yaşatmazlar.” dediler. En iyisi dağların içinde insan yolu düşmez sapa bir yer bulup orada yerleşelim” diye karar verip sürülerini de alarak dağa doğru varıp göçtüler.
Gide gide geldikleri yoldan başka geçilecek bir yolu olmayan bir ülkeye vardılar. Bu yol öyle bir sarp ve sapa yoldu ki deve olsun at olsun bin güçlükle yürüdü, yanlış bir yere ayağını bassa paramparça olurdu.
Göktürklerin vardıkları ülkede akarsular, pınarlar, türlü bitkiler, meyve ağaçları ve av vardı. Böyle bir yeri görünce tanrıya şükrettiler. Kışın hayvanların etini yediler, yazını sütünü içtiler, derisini giydiler. Ülkenin adına Ergenekon dediler.
Zaman geçti, Kayan’ın ve Tukuz’un burada birçok çocukları oldu. Kayan’ın çocuğu daha çok, Tukuz’un çocuğu ise daha az oldu. Kayan’dan olma çocuklara Kayat dediler, Tukuz’dan olma çocuklara iki ayrı ad verdiler: bir kısmına Tukuzlar dendi, bir kısmına da Türülken dendi. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldı. Çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar.
Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra Ergenekon'da hem kendileri hem de sürüleri o kadar arttı ki ülkeye sığmaz oldular. Bu yüzden toplanıp konuştular, çare bulmak istediler. Dediler ki: "Atalarımızdan duyardık, Ergenekon'un dışında geniş yerler, güzel yurtlar olurmuş. Eskiden oraları bizim öz yurdumuzmuş. Dağların arasından çıkılacak yol arayıp bulalım, çıkıp buradan göçelim. Ergenekon'un dışında kim bizimle dost olursa dost olalım, düşman olursa vuruşalım. "Böyle konuşup karar verilince Ergenekon'dan çıkmak için bir yol aramaya başladılar, bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer. Madenin demirini eritsek bir yol olurdu. "Hep birlikte gidip demir madenini gördüler. Demircinin sözlerini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat kömür dizdiler. Daha sonra dağın üstünü, arka yanını, öte yanını beri yanını bir sıra odun bir sıra kömürle doldurduktan sonra yetmiş deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yerde kurdular, odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler. Tanrının yardımı ve izniyle ateş kızdı. Kızdıkça demir dağın demiri erimeye başladı, eriyip akıverdi. Dağ delindi, yüklü bir deve geçebilecek kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler, Ergenekon'dan çıktılar. O günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, o günden sonra Göktürkler için bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük törenler yapıldı. Bu törenlerde, bir parça demir alınıp ateşte kızdırılıyordu sonra da kızdırılan demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse koyuyor, çekiçle dövüyordu. Ondan sonra diğer Türk beyleri aynı hareketi yaparak bayramı başlatıyorlardı. Ergenekon'dan çıktıkları sırada Göktürklerin hakanı Kayan (Kayı Han) soyundan gelme Börteçine idi. Börteçine bütün illere elçilerini gönderdi, Ergenekon'dan çıkıp geldiklerini bildirdi. Bunu kimi iyi karşıladı, boyun eğdi, Börteçine'yi kendi hakanları bildi. Kimi de iyi görmedi, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı, Göktürkler hepsini yendi.
İlgili Sayfalar
Yaradılış Destanı 
Şu Destanı 
Alp Er Tunga Destanı
Bozkurt Destanı 
Attila Destanı 
Oğuz Kağan Destanı 
Türeyiş Destanı 
Göç Destanı 
Yararlanılan Kaynaklar
Karşılaştırmalı Türk Destanları, M.Necati Sepetçioğlu
Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı

 

Alp Er Tunga Destanı

  • Yaratılış Destanı’ndan sonra bilinen ilk büyük Türk destanıdır.
  • Alp Er Tunga, MÖ 7.yüzyılda en parlak dönemini yaşamış olan Saka Türklerinin efsanevi hükümdarıdır.
  • Destan hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it Türk’tür. 11.yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanan bu ansiklopedik sözlüğe Alp Er Tunga destanında geçen bir sagu şöyledir:
Bu Türk Beğlerinde atı belgülük
Tunga Alp Er idi katı belgülük
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Biliglig ukuşlug budun ködremi
Tacikler ayur ânı Afrasyab
Bu Afrasyap tutdı iller talab
Günümüz Türkçesi: Alp Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı bilinen ve tanınan bir yiğitti; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar çok erdemi vardı. Bilgiliydi, anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti.
  • Bu ağıttan Alp Er Tunga'nın İranlılar tarafından iyi bilindiği anlaşılmaktadır. Firdevsi tarafından derlenip yazıya geçirilen İran destanı Şehname'de Afrasyab'ın kahramanlıklarından söz edilir. Şehnâme'ye göre Alp Er Tunga İran-Turan savaşlarının kahramanı bir Turan hükümdarıdır.
Şehname'deki Alp Er Tunga (Afrasyab)
İran ülkesinde birçok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil Padişahlığı idi ve başında da Zâl adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zâl, Alp Er Tunga’nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran’a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zâl da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga'ya karşı oğlu Rüstem’i yolladı. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı. Bu savaşlar sürüp giderken, İran’ın, hükümdarı bulunan Keykâvus, oğlu Siyavuş’u ve Zaloğlu Rüstem’i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga’ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hatta Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu. Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev, Zaloğlu Rüstem’i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga’nın üzerine gönderdi. Yine birçok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi. Orada, bir mağarada tek başına yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istediyse de daha önce davranan İran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe vuruştu ama ihtiyardı, yorgundu ve tek başınaydı. Kahramanca can verdi.
  • Bir İran milliyetçisi olan Firdevsi'nin Zâl Oğlu Rüstem'i ve diğer İran hükümdarlarını Şehname'de üstün göstermesi doğal karşılanmalıdır. 
  • Divan-ı Lugat-it Türk’te, Alp Er Tunga için söylenen  bazı sagu parçaları kaydedilmiştir. Alp Er Tunga’nın öldürülmesi üzerine söylenen sagu şöyledir:
Alp Er Tunga öldi mü?
Issız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur
(Alp Er Tonga öldü mi
Kötü dünya kaldı mı
Zaman öcünü aldı mı
Şimdi yürek parçalanır)
Ödlek yarağ közetti
Oğrun tuzağ uzattı
Begler begin azıttı
Kaçsa kalı kurtulur?
(Feleğin silahı hazır
Gizli tuzak kurdurur
Beyler beyini vurdurur
kaçsa nasıl kurtulur?)
Begler atın urgurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sargarup
Körküm angar türtülür
(Beyler atlarını yorup
Kaygıdan çaresiz durup
Beti benzi sararıp
Sarı safrana döndüler)
Uluşıp eren börleyü
Yırtın yaka urlayu
Sıkrıp üni yurlayu
Sığtap közi örtilür.
(Erler kurt gibi uluyor
Yaka bağır yırtıp durdu
Acı ağıtlar çığırdı
Yaş akar gözler kurur)
Könglüm için örtedi
Yetmiş yaşığ kartadı
Keçmiş ödük irtedi
Tün kün keçüp irtelür
(Gönlüm için için yandı
Olmuş yaranın başı açıldı
Geçen zaman aradı
Geçen günler nerdedir?)
İlgili Sayfalar
Yaradılış Destanı 
Şu Destanı 
Ergenekon Destanı 
Bozkurt Destanı 
Attila Destanı 
Oğuz Kağan Destanı 
Türeyiş Destanı 
Göç Destanı 

Yararlanılan Kaynak

  • Karşılaştırmalı Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu

Şu Destanı

  • Saka Türklerine ait destan. 
  • Destana adını veren Şu, MÖ 4.yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hakanıdır.
  • Destanda Makedonyalı İskender'in İran üzerinden Asya'ya doğru yürürken yapılan savaşları ve bu savaşların Türklerle ilgili bölümleri anlatılmaktadır.
  • Kaşgarlı Mahmut'un Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla yazdığı Divan-ı Lugat-it Türk'te destanın kısa bir özeti bulunmaktadır:
Destanın Özeti:
“Şu Kalesi, Balasagun yakınlarında, genç bir Hakan olan Şu tarafından yapılmış bir kaleydi fakat Hakan'ın sarayı Balasagun’da idi. Kalede ve Balasagun'da, o çağların en güçlü, en büyük ordusu bulunuyordu. Şehir zengindi. Öyle ki, her gün, Şu Hakanın sarayının önünde, ordu beyleri için 365 nevbet vurulurdu. Bu sıralarda, bir adına da Zülkârneyn denilen Makedonya Kralı İskender ünlü Doğu seferine çıkmış, Ön Asya’dan İran içlerine doğru önüne neresi gelmişse ordusunu yenmiş ülkesini ellerinden almıştı. İskender Semerkant'a kadar gelmiş burayı da geçip Türklerin yaşadığı ülkelere doğru ilerlemişti. İskender'in, Balasagun'a ve Şu Kalesi’ne doğru yaklaşmakta olduğunu, genç Hakan Şu’nun gözcüleri gelip haber verdiler. Dediler ki: “İskender denilen, gün batısından kopup gelen bir kral ordusuyla bize yaklaşmaktadır. Önüne gelen ülkeleri dize getirmiş yerle bir etmiştir. Bize ne buyurursun? Savaşalım mı? ”Genç Hakan, ordu habercilerini dinlemez gibi göründü. Çünkü çok daha önce, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş, Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsin diye göndermişti. Yiğitler kimseye görünmeden, gizlice gidip Hucend Irmağının kıyılarına yerleştikleri için ordu habercileri durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri haberden, Hakanlarının telâş edip yerinden kımıldamadığını gördükleri için de şaşmışlardı. Hakanın gönlü rahattı. Hakan Şu’nun bir havuzu vardı; gümüştendi. Bu işten çok iyi anlayan ustalara yaptırmıştı. Her yere taşınabilecek şekildeydi. Bunun için Hakan da gümüş havuzunu, sefere bile çıksa yanına alır, konakladıkları yerlerde içine su doldurtur, kazlar ve ördekleri su dolu gümüş havuza salar, onlarla oyalanırdı, eğlenirdi. Kazların ve ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek Hakan'ı dinlendirir, dinlenir iken seferle, milletinin geleceği ile ilgili taşanları hazırlardı. Haberciler geldikleri zaman yine gümüş havuzunda yüzen ördeklerle kazları seyredip dinleniyordu. Habercilerin:“ Nasıl buyurursunuz? İskender'le savaşalım mı?” diye sorup buyruk beklemeleri üzerine onlara havuzu, havuzda yüzen kazlarla ördekleri gösterdi: “Görüyor musunuz, kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl dalıp dalıp çıkıyorlar?” dedi. Haberciler, Hakanlarının bu sözünü garip karşıladılar; Ona kuşku ile baktılar. “Herhalde Hakanımızın hiçbir hazırlığı yok ne yapacağını bilemiyor.” diye düşündüler. Ama o sırada, İskender, Hucend Irmağı’nı geçmişti. Vakit gece yansına geliyordu. Hucend Irmağı’nın kıyılarında gözcülük yapıp devriye gezen Genç Hakanın en güvendiği kırk yiğit yıldırım hızıyla atlanıp Şu kalesine geldiler ve gece vakti, İskender’in Hucend suyunu geçip Balasagun yolunda ilerlemekte olduğunu Şu’ya haber verdiler. Daha önceki habercilerin haberlerini dinlerken kılı bile kıpırdamayan Hakan Şu, yiğitlerin sözü üzerine derhal ve gece yarısı göç davulunun çalınmasını emretti. Davulun çalınmasıyla birlikte, Doğuya doğru hızla yola çıktı. Bu durum halkı şaşırttı. Hakanın, gündüzün hiç bir hazırlıkta bulunmadan böyle gece vakti göçü başlatması üzerine korktular. Ellerine ne geçtiyse toplayıp, buldukları ata atlayan millet Hakanla birlikte yola düştü. Sabah olurken, şehirde hemen hemen biç kimse kalmamıştı; bomboş ve dümdüz bir ova görünüyordu. Bütün milletin, Hakan Şunun ardından gitmiş olmasına rağmen, gece vakti binecek hiçbir şey bulamayan yirmi iki kişi, ne yapacağını bilemeden Şu Kalesinde kalmışlardı. Bu yirmi iki kişi, ne yapacaklarını düşünürken yanlarına iki kişi daha geldi. Kap kaçakları toplamışlar sırtlarına yüklenmişler, öyle taşıyorlardı. Yorgundular. Fakat pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi kişi, bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi burada kalıp beklemelerini söylediler. Ayrıca: “İskender dedikleri her kim ise, burada uzun müddet kalamaz: geldiği gibi geri dönüp gider. Burası bizim yurdumuz, yine bize kalır,” diye ısrar ettiler. Bu yüzden bu iki kişinin adı “Kalaç” oldu kaldı; bu iki kişiden olan çocuklar ve torunları “Kalacı” adıyla anıldılar. Fakat bu iki kişi, öteki yirmi iki kişinin sözlerini dinlemedikleri, bırakıp gittikleri için İskender'in geldiğini görmediler. İskender gelip de, uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce: "Türk mânend" (Bunlar Türk’e benziyorlar) demişti. Bu yüzden yirmi iki kişinin soylarının adı “Türkmen” olarak kaldı. Giden iki kişi gittikleri için tamı tamına Türkmen sayılmadılar. Yirmi dört boydan yirmi ikisi “Türkmen”, kalan ikisi “Kalaç” diye bilindi. Bu olaylar gelişe dursun, öte yandan Şu Hakan ordusu ve yanında gidenlerle birlikte Çin sınırına kadar yürümüşlerdi. Çin’e yakın Uygur iline vardıklarında Şu, İskender’i artık karşılayabilecek durumda olduğunu, onu asıl merkezinden çok uzaklara çektiğini, kendi ırkdaşları arasında bulunduğu için İskender’den daha güçlü bir duruma geldiğini düşündü. Ve bir kısım askerini ayırarak, içlerinden en gençlerini seçerek İskender’in üstüne yolladı. Veziri, gidenlerin hepsinin genç olduğunu, tecrübelerinin olmadığını ileri sürdü. Başaramazlarsa sonucun kötüye varacağını söyledi. Şu Hakan vezirine hak verdi ve yaşlı, tecrübeli bir Subaşını askerleriyle birlikte gönderdi. Bunlar, bir zaman sonra İskender’in gönderdiği öncü birliklerle karşılaştılar. Türk erleri, İskender’in öncü birliklerine bir gece baskını yaptı. Çok kanlı bir baskındı bu, ölüm kalım meselesiydi. İskender’in öncü birlikleri bozguna uğradı. Türk erlerinden biri, İskender’in askerlerinden birini bir kılıçta ikiye bölmüş, askerin kemerine bağladığı altın dolu bir kemer parçalanarak içindeki altınlar yere saçılmış ve İskender’in askerinin kanıyla bulanmıştı. Ertesi sabah güneş ışıklan bu kanlı altınları parıldattı. Bunu gören Türk erleri birbirlerine bakıp “Altın Kan! Altın kan!” diye bağırıştılar. O günden bu yana, bu baskının yapıldığı yere yakın bulunan bir dağın adı Altun Han Dağı oldu ve öyle söylenip geldi. Baskından sonra Şu Hakan ile İskender bir daha savaşmadılar, barış yaptılar. Barışın sonu her iki taraf için de iyi sonuçlar verdi. Birbiri ardınca şehirler yapılmaya başlandı. Uygurlar ile öteki Türk kavimleri şehirlere yerleşti. Şu Hakan da Balasagun’a döndü. Şu kalesini sağlamlaştırdı, şehri geliştirdi. Bütün bunları yaptıktan sonra bir de tılsım koydu. Bu tılsım öyle bir tılsımdı ki her yanda duyuldu. Leylekler bu şehre geldikleri zaman tılsım yüzünden daha öteye geçemediler, şehri aşamadılar.”
İlgili Sayfalar
Yaradılış Destanı 
Alp Er Tunga Destanı
Ergenekon Destanı 
Bozkurt Destanı 
Attila Destanı 
Oğuz Kağan Destanı 
Türeyiş Destanı 
Göç Destanı 
Yararlanılan Kaynak
  • Karşılaştırmalı Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu

Attila Destanı

  • Batı-Hun Devleti'nin hükümdarı Attila'nın hayatı ve fetihleri etrafında söylenen destandır. 
  • 5. yüzyılda Avrupa'ya korku salan Attila (395 - 453) kendisinden önceki büyük Türk hükümdarları gibi cihan hâkimiyetini hedefleyen bir liderdi.
  • Kaynaklarda varlığından haber verilen bu destandan geriye Attila'nın çadırı çevresinde söylenen coşkun kahramanlık türkülerine dair hatıralar kalmıştır.
  • Attila'nın sarayı, bir kısım savaşları ve aşk hayatı Almanların ünlü destanı Nibelungen'de de işlenmiştir.
  • Batılı kaynakların verdiği bilgilere göre Attila'nın ordusunda şair ve mızıkacılar vardı. Attila'nın ziyafetlerinde onun kahramanlıklarına ve zaferlerine dair yazılan şiirler okunurdu. 5.yüzyılda yaşayan Romalı tarihçi Priscus böyle bir ziyafet sahnesini şöyle tasvir ediyor:
Akşama doğru meşaleler yanınca ziyafetin verildiği ipekten imal edilen muhteşem çadıra iki şairin girdiği görüldü. Bunlar Attila'nın önünde Hun lisanıyla kendi tanzim ettikleri şiirleri okudular. Bu şiirler Attila'nın kahramanlıklarına, zaferlerine aitti. Orada hazır bulunanlar bu şiirlerin etkisiyle kendilerinden geçip heyecana geldiler; gözler parlıyor, çehreler korkunç bir hal alıyordu. Birçokları ağlıyorlardı; gençler arzu ve ihtiras, ihtiyarlar da elem ve teessüf yaşları döküyorlardı.
  • Attila'nın ölüm merasiminde tertip edilen cenk oyunları esnasında Hun dilinde yazılmış bir mersiye okunmuştur. Jordanes'in tarihinden alınan mersiye metni şöyledir:
Hunların en büyük hükümdarı ve Moundzoukh'un (Muncuk) oğlu, en cesur kavimlerin hükümdarı Attila, kendinden evvel hiç duyulmamış bir kuvvetle Schithin ve Cermania ülkelerine sahip oldu. O, bu büyük ülkelerin birçok şehirlerini zapt etmek suretiyle Roma'yı korkuttu; başka yerler daha onun pençesine düşmesin korkusuyla Roma, onu ricalarla ve her sene verdiği vergi sayesinde teskin edebildi. Bütün bunları yaptıktan sonra talihin hususi bir yardımıyla öldü fakat düşmanların darbeleri altında yahut kendi adamlarının ihanetiyle değil, düğün neşeleri içinde, kuvvetine hiç halel gelmeden milleti arasında, en ufak bir acı bile duymadan öldü. Hiç kimsenin intikam talep edemeyeceği bu ölümü kim hikaye edebilecek?
İlgili Sayfalar
Yaradılış Destanı 
Şu Destanı 
Alp Er Tunga Destanı
Ergenekon Destanı 
Bozkurt Destanı 
Oğuz Kağan Destanı 
Türeyiş Destanı 
Göç Destanı 
Yararlanılan Kaynak
  • Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı

Yaradılış Destanı (Verbitsky)

Verbitsky’nin derlediği Altay Yaratılış Destanı’nda tanrı "Ülgen" adıyla karşımıza çıkar: 

Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne de bir yer, 
Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer, 
Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak, 
Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir bucak.

Gök yoktu, yer yoktu. Sadece sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen bu denizin üstünde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu, bir ses: "Önündeki nesneyi yakala." diye fısıldadı.
Ülgen bu fısıltıyı tekrarladı. Bir yandan da ellerini öne doğru uzattı. O sırada suyun üstüne bir taş çıkmıştı. Ülgen taşı yakaladı, üzerine kondu.
Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Düşünürken o uçsuz bucaksız suyun içinde Ak Ana süzülüp Ülgen'in karşısına çıktı ve: "Yarat" dedi, üç defa tekrarladı. Ülgen: "Nasıl" diye sordu. Ak Ana da: "Yaptım, oldu de; yaptım olmadı deme" diye akıl verdi.
Ak Ana bunları söyledikten sonra kayboldu. Bir daha da kimseye görünmedi. Ak Ana'nın bu buyruğu üzerine Ülgen, insanlara şu emri verdi: "Var olana yok demeyin, vara yok diyen de yok olur..."
Bunu üzerine Ülgen: "Yer yaratılsın!" dedi, yer yaratıldı. "Gök yaratılsın!" diye buyurdu, gökler yaratıldı. Ve böylece dünya yaratılmış oldu.
Bundan sonra üç büyük balık yaratıp onların üzerine yeri yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarlarına, üçüncüsünü tam ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını aşağı eğerse dünyayı seller götürür. Eğer başını daha eğerse dünyada su basmadık bir avuç yer kalmaz. Bunun için bu balık kocaman bir zincirle bir direğe bağlanmıştır ve onu ulu Kişi yönetir.
Dünyayı meydan getirirken Ülgen Ay ışığı ile Güneş ışığının dokunduğu altın dağda oturdu. Bu dağ, gökyüzü ile yeryüzünün arasında idi.
Bizim ay ve güneşimizin dünyasından başka doksan dokuz dünya daha yaratılmıştır. Bunların hepsinde birer Uçmak (Cennet), birer Tamu (Cehennem) vardır. Her birinde insanlar da bulunur. İnsanoğullarının yaşadığı bizim dünyamız en küçük âlemdir, adına Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı Ulu Kişi yönetir. Cehenneminin adı Kara Teş'tir ve bu cehennemin zebanisi de Kerey Han adında bir ruhtur. Bizim dünyamızın üstünde otuz üç kat gök vardır.
Günlerden bir gün Ülgen denize bakıp seyrederken suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri insan bedenine benzeyen bir kil tabakası ile kaplanmıştı. Ülgen: "Bu cansız toprak hemen kişi oldu. Ülgen bu kişiye Erlik adını verdi, olduğu yerde bıraktı. Fakat Erlik giderek Ülgen'i buldu. Ülgen de onu yanına aldı ve benimsedi. Bir hayli zaman geçtikten sonra Erlik Ülgen'i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen'e imrenerek: "Ben de onun gibi olmalıyım." diye düşünmeye başladı. Düşüne düşüne Ülgen'e düşman oldu. Bunu anlayan Ülgen de Gök Oğul'u yarattı. Daha sonra da bizim dünyamızda yaşayan insanları şekillendirdi ki bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu.
En sonra da yine bir kişi olan Ulu Kişi'yi canlandırdı, Ona: "Bu insanları sen yönet!" diye buyurdu.

İlgili Sayfalar

Yaradılış Destanı
Yararlanılan Kaynak

Karşılaştırmalı Türk Destanları, Mustafa Necati Sepetçioğlu

Yaratılış Destanı

Erlik
  • Eski Türklerin dünyanın yaratılışı hakkındaki duygu ve düşüncelerini anlatan destandır. 
  • En doğru ve eksiksiz metin Prof. W. Radloff tarafından Şamanî Altay Türkleri arasından derlenmiştir. 
  • Destanda Şaman dini inanışlarından önemli çizgiler vardır. Şaman dinine göre üç farklı âlem vardır, bunlar: Gökteki Nur Âlemi, Yeryüzü ve Yeraltındaki Karanlıklar Âlemi'dir. 
  • Destanda bütün varlıkların yaratıcısı olarak anlatılan Tanrı Karahan (Kayra Han), on yedi kattan oluşan ve içinde güzellikleri ve iyi ruhları bulunduran Gök Alemi'nin hâkimidir. Tanrı Karahan destanın farklı söylencelerinde karşımıza Ülgen adıyla çıkar.
  • Yeryüzünde insanlar, başka canlılar ve iyilik melekleri vardır. Ayrıca yeraltı aleminden gönderilmiş kötü ruhlar ve cinler de vardır. 
  • Yeraltı âlemi ise yedi ya da on dört tabakadan oluşan bir karanlıklar âlemidir. Bu âlemin hâkimi Erlik isimli şeytandır. 
  • Bu dine göre dünyada ölen iyi ruhlar bir kuş kılığına girerek Gökteki Nur Âlemine yani Uçmak'a (Cennet) yükselirler. Kötü ruhlar ise akrep, çıyan vb. bir hayvanın şekline bürünerek Karanlıklar alemine giderler.
Ana çizgileriyle Yaradılış Destanı şöyledir:
Daha hiçbir şey yokken Tanrı Karahan'la uçsuz bucaksız su vardır. Karahan'dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Ne toprak, ne sema, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü, varlıkların başlangıcı ve âdemoğlunun atası Tanrı Karahan'ın bu sudan âlemde canı sıkılıyordu. O, yalnızlık içinde düşünürken suda bir dalga oluştu ve Ak Ana görünür oldu. Ak Ana Tanrı Karahan'a "Yarat" dedi ve yine suya gömüldü. Bunun üzerine Karahan kendisine benzer bir canlı yarattı ve ismine Kişi dedi. Karahan ve Kişi iki siyah kaz gibi rahatça su üzerinde uçuyorlardı. Fakat Kişi bu durumdan memnun değildi. O, Karahan'dan daha yükseğe uçmak istiyordu. Bu küstahlığı sebebiyle uçmak için gerekli olan kuvveti kaybederek derin ve sonsuz suya yuvarlandı.Tehlike içinde hemen boğulacak bir halde Tanrı Karahan’dan imdat diledi. Karahan, Kişi’ye derinlikten yükselmesini emretti. Kişi yükseldi. Bunun üzerine Kişi’nin üstüne oturarak batmaktan kurtulması için denizden bir yıldız yükseltti. Kişi artık uçamadığı için Karahan arzı yaratmayı düşündü. Kişi'ye suyun dibine dalarak dipten toprak çıkarmasını emretti ve çıkan toprağı su yüzüne serpti. Kişi toprağı sudan çıkarınca onun bir kısmını kendisine gizli bir yer yapmak için ağzına sakladı. Fakat sudan çıkınca ağzındaki toprak o kadar şişti ki eğer Tanrı Karahan tükürmesini emretmeseydi Kişi nefes alamayıp boğulacaktı. Karahan’ın yarattığı dünya dümdüz bir sahadan ibaretti ancak Kişi'nin ağzından çıkan toprak her tarafa fırlayarak bütün arzı bataklık ve tepeciklerle örttü. Bunun üzerine çok hiddetlenen Karahan, bu itaatsiz Kişi'ye “Erlik” adını verdi ve onu “Nur ve Işık” dairesinden kovdu. Karahan daha sonra arzda yaşayacak başka adamlar yarattı. Dokuz dallı bir ağacı yerden bitirerek her bir dalın altında bir adam yarattı ki, bunlar, dünyadaki dokuz insan cinsinin atalarıdır. Erlik arzın bu yeni sakinlerinin o kadar güzel ve iyi olduklarını görünce onları kendisine vermesini Tanrı Karahan'dan istedi. Karahan razı olmadı. Erlik onları fenalığa sevk ederek kendisine çekti. Karahan, Erlik'in oyunlarına kolayca kapılan bu ahmaklara çok kızdı ve insanoğlunu kendi haline bırakmaya karar verdi. Erlik'i de yeniden lânetleyerek yeraltı âleminin üçüncü tabakasına kovdu. Kendisi için de semanın on yedinci tabakasını bütün sakinleriyle birlikte yarattı ve böylece semanın en yüksek tabakasını kendisine yer olarak seçti. Kendi başlarına kalan insanlara da doğru yolu göstermesi için May-tere'yi gönderdi. Erlik güzel semayı görünce o da kendisi için bir sema yaratmaya karar verdi ve bu maksatla Karahan'ın iznini aldıktan sonra, kendi tebasını -yani aldattığı fena ruhları- orada iskân etti. Fakat bu fena ruhlar, Karahan’ın yarattığı arzdaki insanlardan çok iyi yaşıyorlardı. Bu hal Karahan'ın canını sıktı. Erlik'in semasını yıkmak için kahraman Mandişere'yi gönderdi. Onun kuvvetli mızrak darbeleri altında gök inlediği zaman Erlik'in seması parça parça yarılarak toprağa düştü, o zamana kadar düz olan arz, düşen yıkıntılar sebebiyle bozularak büyük dağlar, derin boğazlar, balta girmez ormanlar meydana geldi. Karahan Erlik'i arzın en derin tabakasına sürdü ki, orada ne güneş, ne ay, ne de yıldız ışığı vardı. Karahan ona, dünyanın sonuna kadar orada oturmasını emretti.
İlgili Sayfalar
Alp Er Tunga 
Şu Destanı 
Ergenekon Destanı 
Bozkurt Destanı 
Attila Destanı 
Oğuz Kağan Destanı 
Türeyiş Destanı 
Göç Destanı 
Yaradılış Destanı'nın Farklı Bir Söylencesi 
Yararlanılan Kaynaklar
  • Karşılaştırmalı Türk Destanları, M.Necati Sepetçioğlu
  • Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı